Ölüm Sevgiliye Kavuşmadır

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Dursun Ali Taşçı

29 Aralık 2009

 

Namaz, ibadetlerin en başta olanıdır, en önemlisidir. Havadan da, sudan da önemlidir. Hava almayan insan ölür. Namaz kılmayan insan ebediyen ölür.
Başımıza bir bela geldi mi şunu diyeceğiz. Rabbim acaba ben hangi ibadette kusur yaptım? Veya hangi günaha batmıştım ki karşılığında bu oldu? Bu soruyu kendimize sorarsak hem anlayanlardan, hem de güzel insanlardan oluruz, farkına varanlardan oluruz. İmam demek farkında olmak demektir.
Kişiliğimizi muhafaza etmeliyiz. Fakat muhafaza ettiğimiz şey acaba nefsimizin mi yoksa ruhumuzun mu kişiliği, onu ayırmak zordur. “Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi sen de başkasına yapma.” Emri çok büyük bir ölçüdür. Ben şunu yapıyorum ama aynı şey bana yapılsa ne derim ben bu işe? Hoşuma gitmez. O zaman yapmayacaksın.

İslam gözlüğünü takmadan nereye bakarsan bak hiçbir şeyi hakikatiyle görmezsin/görme şansın yok. Bu gözlüğü Allah peygamberleriyle, vahiyle bize gönderiyor. Gözlüğü takıyorsunuz gözünüze ve görüyorsunuz.
Hepimiz kendi muktesebatımızla bir anlamda simurg yolculuğuna başlıyoruz. Yollardaki azıklarımızı, nerede mola verip ne yapacağımızı, düşünüyoruz. Ama mutlaka bu yolun sonu simurga çıkıyor. Sonra orada kendimizi görüyoruz. Yol, Sırat-ı Mustakim olunca azık bitse de kayıp yoktur. Bundan daha büyük bir inşirah, mutluluk ve açılım mı olur? Şimdi açılımlardan söz ediliyor. Önemli olan açılımın nerede olduğudur. Ne zaman ruh açılımından söz edilirse o zaman inkılâp olur. Ruh açılımını gerçekleştiremeyen insanlar bütün dünyayı açsalar bile dünya yine kirlenecektir. Onun için insan baştan yetiştirmelidir.
İnsan iç dünyasındaki balta girmemiş ormanları sürekli budamalıdır. Allah diyor ki her sabah ve günde beş kez iç dünyanı buda ve bana kul ol. İç dünyamızda ayrık otları vardır. Mutlaka çapa yapılması gerekiyor. Tabiatla uğraşan insanlar çok şey görürler tabiatta. Nefisleriyle uğraşan insanlar da aynı onlar gibi nefislerinde çok şey görürler.

Allah sevdiği kullarının kalbine dünya ve dünyaya dönük bir şey girdiği an kabul etmez, onu budar. O zaman o kul dikkat etmeli ve kalbine hiçbir sevgi sokmamalıdır. Ben eşimi ve çocuklarımı ancak Rabbimin emanetleri ve eserleri olduğu için sevmeliyim dediğiniz zaman Allah adına seversiniz.
Bütün Peygamberlerin hayatları bizim için örnektir. Başımıza gelen her türlü işlerde onların hayatlarından, onların çıkış yollarından yolumuzu bulabiliriz. Ve bütün bunları kendi sinesinde toplayan Peygamberimiz’in (s..a.v.) hayatından.

Hayatta karşına çıkan zorluklar seni yıldırmamalı, havf ve reca arasında olmalısın. Bunlar iç dünyandaki dengeyi sağlar. Hayattaki dalgalanmalara sabreder, onlara ümitle karşı koyarsan; tam kan damlarken o dalgalanma senin aynı zamanda ışığın olur. Senin kalp gözünün açılacak olduğu an, orasıdır.

O anda onu keşfedemiyoruz. Herkesin içinde bir İsmail var. Onu kurban etmedikçe İbrahimi duruşlar sergileyemeyiz. Bu, dünyadan vazgeçtiğimiz anlamına gelmiyor. Aksine dünyanın değerini biçiyoruz burada. Böylece herşey yerli yerine oturuyor ve ortaya çıkıyor. Artık böyle olduğunda istersen Süleyman (a.s.) gibi saltanat sür farketmiyor. Çünkü dünya kalbine girmiyor. İstediğin an onu terk edersin.
“Oğul! Herkesin ölümü kendi rengindedir. Kim ölümü Yusuf gibi güzel gördüyse canını feda etti. Ölümü kâr gibi gören sapıktır. Doğru yoldan çıkar.”

İç dünyamızda biz ölümden kaçarız. Aslında ölümle bir arada yaşıyoruz. Her an ölmüyor muyuz biz? Biyolojik olarak öyledir. Her an hücrelerimiz yenileniyor. Biz, bir yanıp bir sönen lambalar gibiyiz. Uzaktan onlar akıyor gibi görülür.

Mutlak varlık Allah’tır aslında. Biz ölüp dirilen varlıklar, sürekli aktığımız için yaşıyoruz zannediyoruz. İç dünyamızı/fıtratımızı temiz tuttuysak ölüm hayatın biricik gerçeğidir.

İbadetler fıtratımızı korumak için araçtır. Allah fıtratı tertemiz yarattı. Onu dünyada büyüt, geliştir ve Bana ulaştır dedi. Bunun için ibadetleri araç kıldı, dini araç kıldı Allah. Fıtratıyla tanışan insan ölümle dost olarak yaşar.

‘Bütün günleri toparla bir tek gün için’, diyor bir mısra’da. Şeb-i Aruz dediğiniz şey. Dostuyla bir arada yaşamaktır. Yusuf’la bir arada olmak, ölümü Yusuf gibi güzel görmek, ne güzeldir. Ve ölümü Yusuf gibi görenler ondan kaçmaz onların dünya hayatı da çok tatlı geçer, bela bile olsa. Yusuf’un başına birçok bela gelmedi mi? Ama Yusuf hep olgunlaştı. Kur’an-ı Kerim bize bunları ibret almamız için anlatıyor. Mevlana da Mesnevi’de kıssadan hisse almak için anlatmıştır.
“Oğul! Herkesin ölümü kendi rengindedir. İnsanı Allah’a kavuşturduğunu düşünmeden, ölümün gerçek yüzünü bilmeden ölümden nefret edenlere ölüm korkunç bir düşman gibi görünür. Ölüm bizim için sevgiliye kavuşma, düğündür. Kim düğünden nefret eder ki? “

Ölüme düşman olanlara ölüm korkunçtur, Ölüme kim düşman olur? Kendisiyle çelişen için ölüm düşman tarlasıdır. Sen de düşman tarlasının içine girdin, hududtan geçtin. Ölümle başbaşasın orada. Parola da bilmiyorsun. Orada pasaportun da yok.

Her an yakalanabilirsin. Ölümden kaçanlar, dost olmayanlar, dünyada böyle yaşıyor insanlar. Birçok kitap yazılıyor. Esasında hep kaçışın öyküleridir onlar, buluşun öyküleri değillerdir.
Bütün Batı, uygarlık olarak kaçışın öyküleriyle süslüdür, bakışın değildir. Sahip olmanın öyküleri, olmanın değil. Batı baştan sona sahip olmak üzere kurulmuştur. Bizim içimizde hiç değilse bir kıvılcım var onlarda hiçbir şey yok. Biz onlar gibi olamayız. Onun için de Allah, son yüz yıl boyunca sanki dünyadaki insanlara, islamsız nasıl yaşandığını görsünler diye bize belalar yağdırdı. Bundan sonra inşallah İslamsız yaşanmadığını gösterecek olan çağ geliyor. Doğu da Allah’ın Batı da Allah’ındır.
“Ayna beyaz yüzlü kişi karşısında hoş renklidir. Siyah bir zencinin önünde ise simsiyahtır. Ey can! ölümden korkup kaçarsın ya, sen ölümden korkmuyorsun sen kendinden korkuyorsun. Ölümün aynasında gördüğün ölüm değil senin yüzündür.”

Ölümü kurda dönüştürmüşsün sen, dolayısıyla içindeki kurttan korkuyorsun. Yapıp ettiklerin kurt haline gelmiş veya canavarlaşmış. Onlar, birikmiş günahlar. Aslında günah ve sevap kavramı sadece müminlerle ilgilidir. Kâfirin günahı yok kalbi mühürlenmiştir. Bir insanı çok günahkâr dediğimiz zaman dolayısıyla mümindir bu adam diyoruz. Günaha bu manada bakıldığı zaman, günahın artı tarafı vardır. (Yanlış anlaşılmasın) Adam Müslüman ki günah işliyor. Ölümle yüzleşen insan kendinden korkar.

İnsan bütün dünyada yapıp ettikleri; ya kendine gitmek ya da kendinden kaçmak için geliştirdiği metodlardır.

“Çünkü ölüm aynasında ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil senin çirkin yüzündür. Senin ruhun bir ağaca benzer. Ölüm ise o ağacın yaprağıdır. Her yaprak ise o ağacın cinsine göredir.”

Yani içinizde ne varsa dışarıya sızan da odur. Bir insan uzun vadede asla kendini saklayamaz. Burada saklasan bile mahşer günü elin ayağın konuşacak. Senin yapıp ettiklerin dökülecek ortaya.
İç dünyamızı korumanın, içimizi ve dışımızı aynı yapmanın yolu ibadettir. İbadetsiz insanın abad olması mümkün değildir. İbadet abad eder insanı, onun için başta namaz olmaz üzere ibadetlerimize çok dikkat edelim. Namaz kılınmadığı an ruh kanama yapar.Onu durdurmak ancak namazla olur.

Allah’la irtibatı koparıyorsunuz. O zaman bütün konuşmalarımız hep tali oluyor. Asıl yemeği konuşmuyorsunuz. Özü konuşmuyorsunuz. Teşhis bu, tedavi bu. Doktorun en iyisi hemen teşhisi koyandır. Mutlaka bir ilaç vardır. Teşhis namazsızlıktır. Namazsızlık ölümdür. Tedavi namazdır, secdedir. Ölümle barışmak istiyorsan da secde edeceksin. Hiçbir insan ölümle barışık olmaz. Ancak secde eden, ölümle barışık olur. Ölüm ona güzel yüzünü gösteriyor.

Son an bir andır. Ama bütün onlara bedel olan, Sevgili’nin rengiyle gelecek olandır. Farkında olmayacaksın. Hatta Hz. Peygamber (s.a.v.) diyor ki: “Yağdan kıl çeker gibidir, Müminlerin ölümü.”

Birinci meseledir ölüm meselesi. Bunu çözmeden hayatta hiçbir şey çözülmez. Ne evimizin huzuru, ne şu, ne de bu.
“O yaprak iyiyse de kötüyse de senden bitmiş çıkmıştır. Hoş ya da nahoş her düşüncenin senden geldiği gibi.”

“Senin gönlüne gelen her hayal, her düşünce, senden, senin kendi varlığından gelmiştir. Eğer bir diken batmışsa bir dikenle yaralanmışsan o dikeni sen dikmişsindir. Eğer ipekli elbise içinde değilsen o kumaşı sen kendin dokumuşsundur.”

Yani her insanın başına ne geliyorsa, kendi eliyle gelir.

Kendi eliyle olmayanlar var mı? Tabi ki var. O da kişiyi oldurmak için başa gelir.

Ama kendi eliyle yaptıklarını insan sonunda mutlaka görecektir.

Güzel şeyler hayal etmeliyiz. Hayallerimizin kulu haline gelmemeliyiz. İnşallah hakkımızda Hayr olur.

 

Hazırlayan: Ersel Karataş

 

 

{jcomments on}

 

Önceki Yazı

Ariflerin Aşıkların İbadetleri

Sonraki Yazı

Gönülden Gönüle

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir