Mişkatü’l-Envar (Nur Metafiziği)

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Prof. Dr. Tahsin Görgün

2 Aralık 2011

 

İmam Gazali’yi dönemi ve eserleriyle tanımak amaçlı yaptığımız programlardan biri olan “Nur Metafiziği”, felsefi ağırlıklı bir konu olduğu için Prof. Dr. Tahsin Görgün Hocamızdan yardım istedik. Tahsin Haca’nın, İmam Gazali’nin bu eseri hakkındaki konuşmasının özeti aşağıda istifadelerinize sunulmuştur:

“Mişkatül Envar (Nur Metafiziği) adlı eserin konusu Nur Suresi 35. Ayettir. İmam Gazali bu eserinde, ‘Allah göklerin ve yeryüzünün nurudur’ ayetini zahiren anlattıktan sonra tasavvufi ve felsefi açıklamasını mişkat, zücace, misbah, zeytinyağı ve ağaç ifadeleri üzerinden yaparak idraklerimize sunmuştur.

Eserde varlığa dair açıklamalar sistematik bir şekilde ele alınmıştır. Önemlidir çünkü Suhreverdi, İbn-i Arabi ve bütün Osmanlı uleması, varlık meselesini Gazali’nin oluşturduğu bu sisteme ve bu terminolojiye dayandırmışlardır. Burada kullanılan terminoloji İmam Gazalinin, icat ettiği bir terminoloji değil insanın varlık karşısındaki konumunun biraz daha sistematize edilmiş halidir. Eserin hacmine göre muhtevası/içerdiği mana çok derindir.

İmam Gazali bu eserinde varlığı üç mertebede ele almıştır. İlk önce ayet-i kerimedeki zahiri anlatımı okuyucuyla paylaşmış ikinci olarak, kullanılan tabirleri biraz felsefi biraz tasavvufi tarafıyla irdelemiştir. Son olarak nur-zulmet ayrımını daha derin analiz ederek bir hizmet gerçekleştirmiştir.

Özet olarak anlatacağımız bu eserde kullanılan temel tabir ‘Nur’dur. Anlamayı kolaylaştırmak için ‘nur’ kelimesinin yerine ‘varlık’ kelimesini koyabiliriz. O zaman İmam Gazali’nin anlatmak istediklerini ana hatlarıyla çözmüş oluruz.

Nur Metafiziği olarak ifade edilmiş olan Mişkatül Envar; Hakiki nurun/varlığın Allah Teala olduğu ve Nur/varlık isminin başkasına ancak mecazen verilebileceği hakkındadır.
Burada ilk basamak; nurun avama göre açıklanması, ikinci basamak; havassa göre açıklanması, üçüncü basamak ise; havassul hassın derinliğinin dikkate alınarak açıklanmasından ibarettir. Bu derecede ‘Hakikat’ artık en yüksek nur olarak açık seçik ortaya çıkmış olur.

NURUN AÇIKLANMASI

İdrak vasıtaları arasında en kuvvetlisi avama göre duyular, duyular arasında da görme duyusudur. Görmeye dayalı olarak nesneler üç çeşittir:

1.Kendi başına gözle görülemeyen ve bir ışığa ihtiyaç duyan nesnelerdir.
2. Kendi başına görünmekle birlikte kendisi aracılığıyla başkaları görülemeyenler (yıldızlar gibi).
3. Hem kendi başına görülen hem de kendisi aracılığıyla başka cisimlerin görüldüğü varlıklardır. Güneş, ay, lamba, ateş gibi. Bu üçüncü grupta ifade edilen varlıklar ‘nur’ olarak adlandırılır. O zaman diyebiliriz ki; ‘ortamı aydınlatan nesneler nur, o nesnelerin oluşturduğu aydınlık da nurdur.’

Bir objenin ya da rengin görülebilmesi için aydınlığa ihtiyaç olduğu gibi göze de ihtiyaç vardır.
Modern fiziğin, görme olayını açıklama tarzına göre; görme dediğimiz hadisede bir nesne bir de nesnenin yoğunluk derecesine bağlı olarak ona gelen ışınlar vardır. Bunların bir araya gelmesiyle görme hadisesi meydana gelir. Aynı şey ses için de geçerlidir. Söz veya ses, kulağımızın varlığına bağlı olarak ortaya çıkan bir şeydir. Aslında beş duyuyu kaldırdığımız vakit cisimlerin varlığı, yokluğu, renkleri, tatları, yumuşaklıkları gibi özelliklerinin hiçbirisinin anlamı kalmaz. ,

O zaman görecelilik durumu ortaya çıkar. Yani varlığın zuhuru, kişilerin duyularının gücüne ve bu duyuları kullanma oranına bağlıdır.
Bütün insanlar söz konusu olduğunda mutlak manada zahir mümkün değildir. Çünkü zuhur etme yani zahir olma izafi bir durumdur. Bir şey bir kişiye göre açıkken diğerine göre kapalı olabilir. Bu değişkenlik muhatabın kabiliyetine bağlıdır, ona izafeten anlamlıdır. Burada taayyün ve temyiz kabiliyetleri devreye girer. Bir insan birçok manayı birbirinden ne kadar temyiz edebiliyor, inceliklerini ne kadar ortaya koyabiliyorsa o kadar bilgilidir. Bize nazaran bir botanikçinin ormandaki ağaçları ve özelliklerini çok teferruatlı bir şekilde izah edip ortaya koyması, ondaki temyiz kabiliyetini gösterir. Bu onun ilminin genişliği ve derinliğidir. İlginç olan, fiziki dünyada mevcut olan her şey insanların onları var veya yok kılmasına bağlı olmadan oradadır ama insanlar o mevcut olan şeyleri kendi bilgi ve becerilerine bağlı olarak birbirlerinden temyiz ederler. Bu durum temyiz kabiliyetlerine bağlı olarak derinlik ve genişlik kazanır.

Bir üst aşamayı şahsiyetler bazında değerlendirelim. Fizik dünyadaki varlığın zuhuru, nasıl kişilerin temyizine göre derinlik kazanıyorsa, şahsiyetler bazında da öyledir. İnsanlık tarihini incelediğimizde her kültürün değer verdiği, tanıdığı ve hakkında bilgi sahibi olduğu şahsiyetler farklıdır. Fakat o şahsiyetlere nazaran temyiz kabiliyetimizle Hz. Peygamber hakkında diyebiliriz ki; bütün insanlığın tanıdığı ve tanıyabileceği, insanlık tarihini değiştirmiş aynı zamanda tayin edici şahıstır. Hz. Peygamber öyle bir varlıktır ki hem kendisi kamil olarak vardır hem de insanlar, kendisine tabi oldukları oranda varlıkta kemal kazanır. Yani deriz ki; Hz. Peygamber, başta yaptığımız üçlü sıralamanın üçüncüsüne yani ‘hem kendisi görülen hem de kendisi aracılığıyla başka cisimlerin görüldüğü nura’ denk düşer. Peygamberimizi nurların nuru ifadesiyle vasıflandırırız. Bu demektir ki; İslam medeniyeti toplumsal alanda var oluyorsa onun şekillendiricisi ve ilkesi Hz. Peygamber ve onun yaydığı ışıktır/nurdur.

KIYASLAMALAR

Göze nazaran bir üst aşamanın varlığını anlatmak için devam edelim:
Bir nesnenin görülmesi için hem ışık hem de göz lazımdır. Işık olmazsa göz göremez. Göz olmazsa ışık gösteremez. Varlığın zuhurunda göz bu kadar önemlidir fakat öte taraftan göz nuru çeşitli kusurlarla maluldür. Mesela göz başkasını görmekle beraber kendisini göremez, uzaktaki nesneleri, perde arkasındaki şeyleri göremez, nesnelerin dış taraflarını görür, iç taraflarını göremez, varlıkların hepsini değil ancak bir kısmını görür. Sınırlı olan nesneleri görebilir, sınırsız olanları göremez. Hatta bazen görüşünde de yanılır. Büyüğü küçük, uzağı yakın, duranı hareketli, hareketliyi durur vaziyette görebilir. Bunlar başımızda bulunan gözden ayrılmayan kusurlardandır. Eğer gözler arasında bütün bu kusurlardan uzak bulunan bir göz varsa, buna nur demek daha uygun olmaz mı? Cumhurun ıstılahına uyarak akıl diyelim. Akıl, baştaki göze göre nur adını almaya daha layıktır. Akıl, göze nazaran varlıkların bütününü kapsayan bir idrak vasıtasıdır. Çünkü varlık alanına dair saydıklarımızı hatta sayamadıklarımızı kapsayacak durumdadır.
Bir sonraki aşamada değerlendirmeye devam edelim:
Göze nazaran akıl daha idrak edicidir. Fakat akıl da kendisine sunulan bazı şeyleri idrakten yoksun kalabilir. O yüzden bu noktada akıl da üzerinde düşünmeye, incelenmeye muhtaçtır. Mesela manayla/maneviyatla alakalı olan şeyleri aklın kavraması her zaman mümkün olamayabilir. Kavrasa bile görecelilik arz eden durumlar söz konusudur. Mevki, makam, kariyer örnek olarak verilebilir.

Bizim esas olarak bilmemiz gereken şey şudur: Varlık dediğimiz şey (ontoloji), fiziki varlıklardan çok toplumsal varlık alanıdır. Şehri örnek olarak verebiliriz. Şehir böyle itibarlardan oluşan bir mekandır. Süleymaniye Camii de bir örnektir. Aslında Süleymaniye bir taş yığınıdır. Oradaki taş yığınını Mimar Sinan öyle nispetlerle bir araya getirmiştir ki sonunda, görmüş olmaktan memnun olduğumuz bir görüntü ortaya çıkarmıştır. Bu örnek bize mimari eser dediğimiz şeyin de yine belli müspet/itibari ilişkiler üzerine oynanmış maddeden ibaret olduğunu gösterir. Bu yaklaşımı son tahlilde bütün şehre hatta toplumsal varlık alanına yayabiliriz.

VARLIK ALEMİ ÜZERİNE

Klasik alimlerimizin yaptığı ayrıma göre varlık alemi iki kısma ayrılır:
1. İnsanların herhangi bir dahlinin olmadığı direkt Cenab-ı Allah’a bağlı olan mevcut fizik dünyadır.
2. Doğruluk, iyilik-kötülük, makam-mevki gibi insan fiillerinden ibaret olan manevi alandır.
Toplumsal alan da bunlarla oluşur. Böylece fiziki dünyanın üzerinde insanlar kendi fiillerinden oluşan ikinci bir dünya inşa ederler. Bu inşa edilen dünya, fizik dünya gibi nesnelerden oluşmaz.
Bir başka dille ifade edecek olursak; tekvini emir fiziki dünya, teklifi emir de insanlara verilen ahlaki vazifelerdir. İslamiyet bağlamında düşündüğümüzde bu vazifeler ya da başka ifadeyle emir ve yasaklar insani varoluşu muhafaza etmeye yöneliktir. Çünkü dinin amacı insani varoluşu muhafazadır. Bütün bunlar insanın ihtiyacıdır. Onun için onların hepsi hayırdır.

Toparlayacak olursak; varlık denen şey Cenab-ı Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının taayyününden ibarettir ve bu taayyün, avamın isimlendirdiği ışık ve nur anlamıyla fiziki dünyaya yansır. Sonra akli varlıklar olarak insanların hayatında toplumsal kurumlar ve kurallar olarak varlık sahasına çıkar. Özü itibarıyla toplumsal kurumlar ve kuralların esasını da vahiy teşkil eder. Vahyin çizdiği istikamet sebebiyle insanlar Peygamber Efendimize tabi olduklarında o ittibanın neticesinde belli bir dayanışma içerisine girerler. Nesefi’nin ifadesiyle: “Müslümanın vazifesi kendi varlığı için değil etrafındaki insanların –komşu, arkadaş gibi- güvenliğini sağlamak için çalışmaktır. Onların da asli vazifesi sizin güvenliğinizi sağlamaktır. Müslüman olmak başkalarının güvenliğini dikkate almak anlamına gelince birden bire planlanmadığı halde çok güçlü bir toplumsal dayanışmayla karşılaşırsınız. Burada iki varlık seviyesinin/nurun yansımasını görürsünüz. Birinci varlık seviyesinde Sahabe-i Kiram vardır. Onlar, İslamı kabul ederek varlıklarını Peygamberimizden nurun yansıması şeklinde aldılar ve bir toplum ortaya çıktı. Bu toplum Peygamber Efendimizden öğrendiğini bilfiil yaşadı, sonrakilere şehadet yoluyla (göstererek)nakletti. İkinci varlık seviyesinde ise dini ilimler vardır. Bunu ortaya çıkışı ise; zaman içerisinde, Peygamberimizin ve sahabenin nasıl yaşadığı ele alındı, ıstılahlaştırıldı ve böylelikle dini ilimler ortaya çıktı.

Bunları İmam Gazali’nin daha önce söyledikleriyle irtibatlı olarak düşünürsek; bizim beş duyu ile algıladığımız bir dünya ve aklımızla algıladığımız toplumsal manevi bir dünya var. Bu dünya akli ve manalardan ibaret bir boyuttur. Bir de bunun arkasında akli seviyeyi daha üst esaslara taşıyan bir boyut vardır ki buna akleden kalbin dünyası da diyebiliriz.

Bu dünyayı sadece beş duyu verileriyle algılayanlara kabaca pozitivist denir. Onlar bütün olup bitenleri fiziki alanın tezahürü olarak, toplumu da maddi ilkelerle açıklarlar. Halbuki müslümanca bakış hem pozitivistin bakışını kapsar hem de onun ötesine geçer. Çünkü başka bir şeyin olduğunun da farkındadır. O farkında olduğu şeylere ise insanın kabiliyetlerini geliştirmesiyle ulaşacağını görür.

Cenab-ı Hakkk’ın isimleri ve sıfatları maddi dünyada sınırlı ama insanda sınırsız ölçüde taayyün eder. Ve bu taayyün esas itibarıyla ahlaki kemal olarak gerçekleşir. Kim ne kadar çaba gösterirse o halle irtibat kurup yaşayabilir. Bu hali hem fiziki dünyayı hem de manevi dünyayı kavrarken düşünebilirsiniz. Botanikçi örneğini dikkate alırsanız, bir ağaç topluluğuyla karşılaştığınızda orada ne kadar temyiz yapabileceğinizi, sizin haliniz belirler. Cenab-ı Hakkın tecellileri de manevi alanda her zaman oradadır. Sizin halinize bağlı olarak tetkik yapabilirsiniz, temyiz kabiliyetiniz arttıkça da farkları görebilirsiniz. Bu bütün alanlarda bu böyledir.

Nihai olarak amaç, kasretten/çokluktan vahdete/birliğe ulaşmaktır. Vahdetten kesrete doğru yaşanan akışta bütün o kesreti insan olarak kendimizde topluyoruz ve icra ediyoruz. Kesreti vahdete ulaştırırken anlamamız gereken şey, hakiki anlamıyla Varlığın/Nurun Cenab-ı Hakk olduğudur. Onun dışındaki her şey (isimler, makamlar, bedenler, şehirler) itibari ve nisbidir.
Nur Suresi 35. ayet hakkında, İmam Gazali’nin yaptığı felsefi tahlilden fark edebildiklerimiz bunlardır.”

Hazırlayan: Canan Torlak
Önceki Yazı

İhya-u Ulumi’ddin

Sonraki Yazı

Kimya-ı Saadet Okuması

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir