Kelam İlmindeki Yeri ve Katkıları

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:
Fıkıhtan sonra ikinci ilgi alanı kelâm ilmi olmuştur. Nitekim kronolojik olarak kelâma dair eserlerinin fıkhî eserlerden sonra yer aldığı bilinmektedir. Bunun bir istisnası, hayatının son devresinde yazdığı el-Mustasfâ min ‘lmi’l-usûl’dür.
Gazzâlî, başta İhyâ ve Tehâfütü’l-felâsife olmak üzere muhtelif eserlerinde kelâm konularına yer verir. Bu sahadaki müstakil eserleri el-İktisâd fi’l-i‘tikâd, er-Risâletü’l-Kudsiyye ve daha sonra İhyâ’ya kattığı Kavâidü’l-akâid ile İlcâmü’l-avâm an ilmi’l-kelâm’dır.
Sübkî, Ebû Abdullah el-Mâzerî’nin (ö. 536/1141), Gazzâlî’nin kelâmda mütebahhir olmadığı şeklindeki düşüncesine ihtiyatla katılmakta ve onun bu ilimde yeterince söz sahibi olduğunu, bununla beraber başka ilimlerde daha da yetkili olduğunu belirtmektedir.  Buna mukabil İbn Haldun (ö. 808/1406) Gazzâlî’yi Eş’arî ilm-i kelâmında yeni bir devrin başlatıcısı olarak görüyor. Ona göre Eş’arî kelâmının “kudemâ devri” ve “müteahhirîn devri” olmak üzere iki dönemi vardır. Önce İmam Bâkıllânî, daha sonra İmâmü’l-Haremeyn el-Cüvey¬nî’nin temsil ettiği ilk devirde ilm-i kelâm açık bir şekilde felsefeden ayrı idi. Önceleri sadece felsefî isbat metodu olarak kullanılan mantığın kelâm ilmine dâhil edildiği ikinci dönemin başlatıcısı Gazzâlî’dir. İbn Haldun’a göre, İmam Bâkıllânî ile başlayan birinci devirde kelâm ilmi determinist olduğu halde Gazzâlî’nin başlattığı ikinci devirde indeterministtir. Nitekim bu devirde delilin butlanı ile medlûlün de bâtıl olacağı (delilin geçersizliği ortaya çıkınca onunla kanıtlanmak istenen hükmün de geçersiz hale geleceği) düşüncesi terkedilmiştir. 
Gazzâlî’nin entelektüel hayatının geliştiği ortamda ulemânın yürüttüğü dinî-İslâmî ilimlerle “felâsife”nin dünyasında gelişen ve önemli ölçüde dışarıdan alınan, bu sebeple de “ulûm-i dahîle” denilen aklî-felsefî ilimler arasında karşılıklı eleştirilerin dışında teorik, yapıcı, birbirine katkı sağlayıcı rutin bir ilişki bulunmuyordu. Kelâmcıların da aralarında bulunduğu ulemâ, prensip itibariyle vahyî-nebevî bilgiyi anlama ve yorumlamayı esas ve yegâne görevleri sayarken, filozoflar vahyî-nebevî bilginin varlığına ve öğretisine saygıyı ilke edinmekle birlikte, bu bilgiyi geleneksel felsefî bilgiler ışığında tefsir ve tevil ederek anlamayı tercih ediyor, sonuç itibariyle her iki grup da kendi yolunda yürüyordu. 
 
V./XI. yüzyıla gelindiğinde Doğu’da Cüveynî, Batı’da İbn Hazm gibi birkaç âlimin filozoflara ait bazı kitapları okudukları kaydedilirse de  kelâmcılar arasında ilk defa Gazzâlî, filozofların din açısından kabul edilemez olduğu ileri sürülen iddialarını çürütebilmek için öncelikle felsefî ilimlere vâkıf olmak gerektiğini savundu, bunu bilim ahlâkının bir gereği olarak gösterdi. Kendisi de buna uygun olarak üç yıl boyunca –anlaşıldığı kadarıyla daha çok İbn Sinâ’nın eserleri üzerinden- felsefe okumaları yaptı. Böylece İslâm dünyasında yine ilk defa bir kelâmcı olarak Gazzâlî felsefedeki gelişmeleri dikkate alan, felâsifenin dünyasında nelerin olup bittiğini önemseyip inceleyen bir yöntem ve anlayış başlattı. Özellikle, ana hatlarıyla Aristo’ya dayanan mantığı dinî bakımdan meşrulaştırması ve “Mantık bilmeyenin ilmine güvenilmez” diyerek  mantığın dinî ilimlerde kullanılmasının gerekliliğini savunması, nihayet mantık ilmini tanıtan eserler yazdığı gibi mantık prensiplerini dinî ilimlere bizzat uygulaması -Watt’ın ifadesiyle- sonraki bütün İslâmî düşüncenin seyri içinde iz bırakmış, kelâma da felsefî bir temel oluşturmuştur.  Bu durumun giderek –Gazzâlî bunu hedeflemiş olmasa da- “kelâmın felsefeleşmesi” olarak anılan sürecin başlamasına zemin hazırladığı görülür.
 
İbn Haldun’un klasik Sünnî kelâm tarihini “mütekaddimîn dönemi” ve “müteahhirîn dönemi” diye ikiye ayıdan ve ikinci dönemi Gazzâlî ile başlatan yaklaşımı sonraki dönemlerde yaygın bir kabul görmüştür. İlk Mûtezile âlimleriyle başlatılan ve Ehli sünnet içinde Bâkıllânî, İbn Fûrek, İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, Ebü’l-Yüsr el-Pezdevi gibi kelâm âlimlerince temsil edilen mütekaddimîn dönemi kelâmının en belirgin özelliği, Meşşâî gelenekteki şekliyle mantık ve felsefeden uzak durması, bu sistemdekinden farklı olan, Kur’ânî diyebileceğimiz bir akılcılığı benimseyerek kelâmî meseleleri -naklin yanında- bu anlamda aklî delillerle çözmeye çalışmasıdır. Ancak katı bir mezhepçilik anlayışının hâkim olduğu Gazzâlî öncesi dönemde kelâmcılar bilhassa mezhep önderlerinin görüşlerini doğma haline getirmişler, mantık ve felsefe alanlarına vâkıf olmadıklarından, görüşleri için yeterince ikna edici deliller üretememişlerdir. İlk defa Gazzâlî, ilke olarak bir düşünce hareketini eleştirmekte haklı olabilmek ve doğru sonuçlara ulaşabilmek için öncelikle o alanda yeterinde donanım kazanmak gerektiği şeklinde özetlenebilecek, İslâm düşünce tarihinde çığır açıcı bir ilke ortaya koymuştur. el-Munkızü mine’d-dalâl’de ayrıntılı olarak anlattığı üzere, bizzat kendisi de bu ilkenin gereği olarak, daha çok Bâtınîlik’ten ve dönemin felsefe cereyanlarından gelen görüşleri eleştirmeden önce bu alanlarda geniş bir bilgi birikimi edinmiştir. 
 
Her ne kadar mantık ilminin kelâmda bir yöntem olarak kullanılmasıyla ilgili ilk girişimler Gazzâlî’nin ünlü hocası İmâmü’l-Haremeyn Ebü’l-Me‘âlî el-Cüveynî tarafından başlatılmış, hatta Cüveynî bu gibi sebeplerden dolayı bazı Eş‘arî kelâmcıları tarafından “filozofların izinden gitmek”le suçlanmışsa da,  Abbâsî halifesi Me’mun’dan itibaren felsefedeki yöntem ve içeriğe ilişkin gelişmelerin kelâm âlimleri cephesinde dikkate alınmasının ilk defa Gazzâlî ile birlikte başladığı görülür. Ayrıca o, klâsik mantığı İslâmî ilimler için bir ispat yöntemi olarak kullanmanın gerekliliğini ilk defa güçlü bir şekilde savunmuş, mantığı kelâm ilminin bir parçası saymış,  mantık kurallarını eserlerinde geniş bir şekilde kullanmış, ilk defa felsefî metodolojiye dayalı kelâm eseri yazan kişi olarak tanınmış  ve bu suretle yeni dönemde kelâmî meselelerin müzakeresinde mantığın kullanılması meşruiyet kazanıp yaygınlaşmıştır. 
Öte yandan kelâmda mantığın kullanılması Bâtınîler’e karşı mücadelede başarı sağladıysa da cedeli alt düzeye indirdiği, şüpheciliği ve fikrî muhalefeti zayıflattığı için düşünce canlılığına menfi tesirde bulunduğu da öne sürülmüştür.  
 
Endülüs gibi Avrupa’nın öteki ucundan gelip Gazzâlî’den ders okumuş olan Ebû Bekir  İbnü’l-Arabî’nin hocası için söylediği “Felsefe kuyusuna bir girdi, bir daha çıkamadı” şeklindeki sözde abartı bulunsa da Gazzâlî’nin, tekfire kadar varan suçlamalar yönelttiği “felâsife”nin düşünce dünyasından derin tesirler aldığı, izler taşıdığı anlaşılmaktadır. Bilhassa kelâm ilminin en önemli meseleleri olan ulûhiyet, nübüvvet ve âhiret konularını ve bunlara dair nasları incelerken önceki sünnî âlimlere nisbetle daha tevilci ve aklîleştirici bir yöntem izlemesi bu tesirin sonuçları olarak görülebilir. Nitekim sonraları Selefîliğin büyük temsilcisi İbn Teymiyye, kelâmın ve tasavvufun “tefelsüf” etmesinden en başta Gazzâlî’yi sorumlu tutmuştur ki, eğer bu bir suç ise İbn Teymiyye bu suçlamasında haklı sayılabilir. Gazzâlî’nin kelâmcılara yönelttiği eleştirileri ve başlıca itikadi meselelere ilişkin görüşleri hakkında verdiğimiz özet bilgilerde de bu felsefî etkileri sezmek mümkündür.
 
Kelâm İlminin Tanımı, İşlevi ve Önemi
İslâm dininin temel inanç esaslarının dinî ve aklî ilkelere göre incelendiği kelâm ilmi konusu, gayesi veya mezhep tercihi gibi yönlerden değişik şekillerde tanımlanmıştır. Meselâ Fârâbî’ye göre, “Kelâm ilmi, din kurucusunun açıkça bildirdiği belli düşünce ve davranışları destekleyip bunlara aykırı olan her şeyin yanlış olduğunu söz ile gösterme gücü kazandıran bir tartışma yeteneği” ; Gazzâlî’ye göre ise, “Ehl-i sünnet inancını koruyan, Ehl-i bid‘at’ın saptırmalarına karşı cedel türünden yöntemleri kullanarak Sünnî akideyi savunan bir ilim”dir.  İbn Haldun kelâmı, “imana ilişkin kabulleri aklî delillerle isbatlama, itikadî konularda Selef ve Ehl-i Sünnet mezheplerinden sapan bid‘atçıların iddialarını çürütme yollarını gösteren ilim”,  son dönem âlimlerinden Ömer Nasuhi Bilmen de “Allah’ın zatından ve sıfatlarından, nübüvvet konularından, başlangıç ve sonuç itibariyle kâinatın hallerinden İslâm kanunu üzere bahseden bir ilim” şeklinde  tanımlamışlardır. 
Bu tanımların ilk üçünde kelâm ilminin gayesi, sonuncunda ise konusu dikkate alınmıştır. Ayrıca Gazzâlî ve İbn Haldun’un tanımlarında kelâm ilmine bid‘atçı hareketlere karşı Ehl-i sünnet’in benimsediği inançları koruma misyonunun yüklenmiş olduğu da görülmektedir. Gazzâlî’nin yukarıdaki tanımında kelâma böyle bir görev yüklemesi öncelikle metodolojik bir gerekçeye dayanmaktadır. Zira o, itikadî konularda aklî delillere fazlaca önem veren Mu‘tezile uleması ile bu meselelerde aklın kullanılmasını reddeden, çoğunluğunu hadisçilerin oluşturduğu Ehl-i hadîs veya Haşviyye denilen aşırı muhafazakâr kesim gibi uçlarda bulunduğunu belirttiği fırkaların dinî yöntemlerle aklî yöntemleri uzlaştıramadığını, bu başarının Ehl-i sünnet denilen orta yol âlimlerine ait olduğunu düşünüyordu.  Bu tesbit onun her ne kadar –aşağıda gösterileceği üzere- sünnî kelamcılara bazı önemli eleştiriler yöneltse de- ilke olarak sünnî kelâmı başarılı ve yararlı bulduğunu gösterir. Öte yandan, Gazzâlî’nin kelâma bu şekilde Ehl-i sünnet perspektifinden bakmasında, onun dinî meselelerin çözümünde aklı ve nakli birlikte değerlendirmeyi ilke edinen temel tutumunun yanında,  Şiî-Bâtınî akımlar başta olmak üzere, kendi dönemindeki Ehl-i sünnet dışı fırkalarla mücadeleyi devlet hizmeti olarak gören siyasi otoriteyi destekleme düşüncesi de etkili olmuştur. 
Kelâm ilminin ortaya çıkmasını hazırlayan sebepler üzerinde duran Gazzâlî’ye göre, kelâmda kullanılan faydalı deliller Kur’an’da ve haberlerde, yani hadislerde ve Selef’in sözlerinde zaten bulunduğu için ilk dönemde böyle bir ilme ihtiyaç yoktu. Hatta içindeki lüzumsuz tartışmalar, mezhep ihtilafları, dini ilgilendirmeyen ve zaman zaman hezeyanlara kadar varan görüşler vb. zararlı unsurlar sebebiyle bu tür meselelerle uğraşmak o dönemde alışılmış bir durum değildi, tamamen bid‘at olarak görülüyordu. Ancak sonraları durum değişti; Kur’an ve Sünnet’ten uzaklaştıran bid‘atler ortaya çıktı. Sonuçta kelâmla uğraşma zarureti doğdu ve buna izin verildi; hatta bid‘atleri önleyecek derecede kelâmla meşgul olmak farz-ı kifâye haline geldi. 
Gazzâlî, sonradan İhyâu ‘ulûmi’d-dîn’e ilave ettiği Kavâ‘idü’l-‘akaid’de bir yandan İmam Şâfiî, Ahmed İbn Hanbel, İmam Mâlik gibi selef âlimlerinin kelâmı ve bu alanla uğraşanları ağır ifadelerle suçlayan sözlerini aktarmış; diğer yandan da -kelâmın meşruiyetini ima eder bir biçimde- Kur’an’ın başından sonuna kadar kâfirlere karşı mücadele içerdiğini, peygamberlerin inkârcılara karşı bitmeyen bir mücadele sergilediklerini, deliller ortaya koyduklarını, keza Sahâbe’nin de ihtiyaç duydukları durumlarda inkârcılarla tartıştıklarını, “aklın ulaştığı sonuçlarla dinin (şer‘) hükümlerini birleştirmekte ittifak ettikşerini” belirtmiş, buna dair örnekler vermiştir. Ayrıca kendisinin de er-Risâletü’l-Kudsiyye, Kavâ‘idü’l-‘akâid ve el-İktisâd adlı eserlerinde kelâm konularında halkın ihtiyacına yetecek kadar bilgi verdiğini ifade etmitir.  Nihayet kelâmın faydalı yönünün de zararlı yönünde bulunduğunu, hükmü buna göre vermek gerektiğini ifade eden Gazzâlî’ye göre en doğrusu her beldede bid‘atlerle mücadele edecek bir kelâmcının bulunmasıdır; böyle birini yetiştirmek de öğretimle olur. Ancak bu öğretim fıkıh ve tefsir dersleri gibi herkese açık olmamalıdır. Çünkü fıkıh gıda, kelâm ise ilâç gibidir; gıdanın zararından korkulmaz ama ilâcın zarar verme ihtimali vardır.  Şu halde kelâmcı, tehlikeli özellikleri de bulunan bir ilacı yalnızca uygun hastaya, uygun ölçüde ve uygun zamanda veren uzman tabip gibi olmalı; sadece cedel kabilinden birtakım deliller duyup bunlardan etkilenerek dinde yeri olmayan bazı inançlara kapılmış bulunan sıradan insanları doğru inanca getirmek için kelâmî yöntemler kullanmalıdır.   Şu halde, Taşköprizâde’nin de belirttiği gibi  Cüveynî, Gazzâlî, Fahreddin er-Râzî gibi âlimlerin kendilerinden önceki dönemin kelâm anlayışına yönelttikleri eleştiriler bu ilmi daha verimli hale getirmeyi amaçlar, yoksa onun gereksizliği anlamına gelmez.
Kelâmın konuları, din açısından kritik bir konumda bulunan inanç meseleleri olduğu için Gazzâlî bu alanında yetişmek isteyenlerin şu üç özelliği taşımaları gerektiğini belirtir:
a) Sadece ilimle uğraşmak ve ilim tutkusu taşımak. Çünkü mesainin bölünmesi, ilimde yetkinleşmeye ve dolayısıyla inanç meselelerinde ortaya çıkabilecek kuşkuları gidermeye engel olur.
b) Zekâ, kavrayış ve fesahat sahibi olmak. Zekâ ve kavrayışı zayıf olanlar delilleri verimli şekilde kullanamayacakları için kelâm ilminden fayda yerine zarar görebilirler. 
Gazzâlî fesahat şartının gerekçesini belirtmemekle birlikte, kelâmcının, bu ilmin ince meselelerini muhatabın yanlış veya eksik anlamasına meydan vermeyecek şekilde yüksek bir anlatım gücüne sahip olması gerektiği, Gazzâlî’nin fesahat şartıyla bunu kasdettiği ortadadır. 
c) Temiz, dindar ve takvaya yatkın bir karaktere sahip olmak. Kelâmcı nefsanî istek ve arzularına mağlup olmamalıdır. Çünkü günahkâr (fâsık) insan, en küçük bir şüphe yüzünden dinini bir kenara atabilir. Zevk tutkunluğu insanı kolaylıkla ilkeleri çiğnemeye götürür; böyle biri dinî konularda karşılaştığı kuşkuları giderme iradesi taşımak şöyle dursun, yükümlülüklerden sıyrılmak için bunları fırsat sayar. Sonuçta böyle bir kelâmcı, kötü öğretmen gibi çevresi için fayda yerine zarar üretir. 
 
Kelâmcılara Yönelik Eleştirileri
Çoğunluğunu hadisçilerin oluşturduğu Selef ileri gelenleriyle bazı sûfîler ve filozoflar kadar olmasa ve onlar gibi kelâmı temelden reddetmese bile Gazzâlî de kelamcılara oldukça önemli ve etkili eleştiriler yöneltmiştir. Gazzâlî kelâmcıların genellikle, alanlarını ilgilendirmeyen cevher ve araz gibi meselelerle uğraştıklarını, üstelik bu konularda nihaî sözü söyleyemedikleri için farklı görüşler arasında bir tercih yapamadıklarını ileri sürmüştür.  Ancak Gazzâlî’nin kelâmcılara yönelttiği en önemli ve etkili eleştiriler, onların izlediği yöntemle ve çalışmalarının arkasındaki ahlâkî niyet ve amaçlarla ilgili olanlarıdır. 
Metodolojik eleştiri
Yukarıdaki kelâm tanımında da görüldüğü üzere Gazzâlî, kelâm kavramını genel ifadeler içinde kullandığı duramlarda genellikle Eş‘arî sonrasında oluşan Ehl-i sünnet kelâmını kasdetmiştir. Kezâ –yerine göre Mu‘tezile, Selefiyye gibi akımlara mensup âlimlerin kelâmî konulardaki düşüncelerine eleştiriler yöneltmekle birlikte- herhangi bir kelâmî mezhebi tasrih etmeden genel ifadelerle kelâmcıları eleştirdiği durumlarda da daha çok Eş‘arî sonrası Ehl-i sünnet kelamcılarından bahsettiği anlaşılmaktadır. 
Gazzâlî’nin bildirdiğine göre kendisinden önceki kelâmcılar Ehl-i sünnet akidesini korumayı amaçlamakla birlikte muhaliflerine karşı kesinlik değeri bakımından yeterince güçlü ve etkili kanıtlar geliştiremediler. Kelâmcılar genellikle karşıt görüşte olanlarla onların kabulleri üzerinden tartışma yapıyor, muhaliflerinin delillerindeki çelişki ve tutarsızlıkları öne çıkarıp onları çürüterek kendi görüşlerinin doğruluğunu ispatladıklarını düşünüyorlardı. Diğer bir ifadeyle onlar buradan iki sonuca ulaştıklarına inanıyorlardı:
a) Muhatapların delillerini çürütmekle onların tezlerinin yanlışlığını da kanıtladıklarını (in‘ikâs-ı edille) savunuyorlardı. Oysa –ilk defa Gazzâlî’nin ortaya koyduğu kurala göre- “Delilin butlanı ile medlûl bâtıl olmaz” yani delil çürütülmekle o delile dayanarak kanıtlanmak istenen tez de çökmüş olmaz; onu kanıtlayabilecek değerde başka bir kanıtın bulunması mümkündür. Böylece Gazzâlî in‘ikâs-ı edille yöntemini reddetmiş oluyordu. 
b) Kelâmcılar karşıtlarının delilini çürütmekle kendi tezlerinin doğrulandığını sanıyorlardı. Gazzâlî, böyle bir yöntem anlayışının, zorunlu bilgileri kabul edip bunların dışındaki bilgilerle ikna olmayanlar için fazla yarar sağlamayacağını, nitekim kelâmcıların söz konusu yöntemle ulaştıkları bilgilerin, el-Munkızü mine’d-dalâl’de anlattığı hakikati arama çabasında kendisi için de yeterli olmadığını belirtiyor.  Ancak Gazzâlî, bu tür kusurların giderilmesi halinde kelâm ilmiyle meşgul olmakta sakınca bulunmadığını, hatta farz-ı kifâye olduğunu düşünüyordu. Nitekim insanların dünya ve ahiret kurtuluşunun güvencesi olan hak inancı bozma faaliyetine girişmiş bid‘atçı zümrelere karşı kelâmcılar tutarlı ifadelerle sünnî akideyi savunmuşlardır.  
Ahlâkî Eleştirisi
Gazzâlî kendi zamanında kurumsal bir yapı oluşturmuş bulunan fıkıhçılarla birlikte kelâmcılara da asıl eleştirilerini ahlâkî perspektiften yöneltmiş, bu ilimlerle uğraşanların kendi alanlarını faydasız hatta zararlı hale getirmelerinin temel sebebini, kullandıkları münâzara ve cedel gibi tartışma yöntemlerinin arkasındaki ahlâkî zaaflarda görmüştür. Kelâmın asıl gayesi, halkın akidesini, dinin aslında bulunmayıp sonradan türetilerek dindenmiş gibi gösterilen inançlardan korumaktır.  Ancak zamanla kelâmcılar esas meseleyi, halkın itikadını korumak yerine, münâzara ve mücâdelede rakibini yenme hırsına dönüştürdüler; bu hususta kitaplar yazdılar; tartışma yöntemleri, karşı iddialardaki çelişkileri bulma teknikleri geliştirdiler. Bütün bunları yaparken de maksatlarının Allah’ın dinini korumak, Sünnet’i savunmak ve bid‘atçıları susturmak olduğunu ileri sürdüler.  Gazzâlî, -fıkhî ve kelâmî tartışmaların kendi dönemindeki görüntüsünü dikkate alarak- rakibi yenme, susturma ve böylece ona karşı üstünlüğünü ispatlayarak halkın gözünde itibar kazanma gibi kötü niyetlerle yapılan bu tartışmalar konusunda anılan âlimleri uyarır. Çünkü bu niyet ve maksatlarla yapılan tartışmalar, ilim ve ahlâkta örnek olması gereken âlimlerin ruh dünyalarında kıskançlık, kibir, kin, gıybet, kendini kusursuz görme (tezkiyetü’n-nefs), başkalarında kusur arama, rakiplerinin üzüntüsünden sevinç ve sevincinden üzüntü duyma, ikiyüzlülük, hakikatin açığa çıkmasından mutsuz olma, riyakârlık ve hasmına karşı şiddet kullanmaya kadar varan, “Allah katında çirkin, İblis’in nazarında güzel” görünen birçok ahlâk dışı ve yıkıcı duygu ve davranışlar ortaya çıkarır.  Gazzâlî’nin bu ifadeleri, kendi döneminde oldukça şiddetlenen mezhep taassubu ve çatışmalarının âlimler çevresinde doğurduğu ahlâkî yozlaşmaya dair gözlemleri olarak da değerlendirilebilir. 
 
Sonuç olarak; Gazzâlî’nin eleştirisinin asıl konusu kelâm ilmi değil, bu ilmin temsilcilerinin zamanla kelâmı aslî maksadından saptırarak benlik davaları, itibar arayışları gibi şahsi hırsları için kullanmalarıdır. Oysa kelâm ilmi toplumun inanç hayatındaki şartlara ve bu hayata sağladığı katkılara göre meşru, mendup, hatta gerekli (vâcip) olabilir.  Gazzâlî, son dönem eserlerinden olan el-Mustasfâ min ‘ilmi’l-usûl’de,  bütün dinî ilimlerin ilkelerini isbat etme işini üslendiği için kelâmın küllî bir ilim olduğunu; fıkıh, tefsir ve hadis gibi diğer ilimlerin ise kelâma nisbetle cüz’î ilimler sayıldığını belirtmiş; bu sebeple kelâmın, derece itibariyle en yüksek ilim olduğunu söylemiş, Kur’an-ı Kerîm’i bütün ilimlerin kendisinden çıktığı bir okyanusa benzeterek, kelâmcıları Kur’an ve Sünnete yöneltmek istemiş,  kendisi de hayatının sonuna kadar bu ilimle ilgilenmeyi sürmüştür.  
{jcomments on}
Önceki Yazı

İmam-ı Gazzali ve Felsefe

Sonraki Yazı

Fıkıhtaki Yeri ve Katkıları

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir