İbn-i Haldun’da İlimler Tasnifi; Akli ve Nakli İlimler

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:
Ömer TÜRKER
12 KASIM 2011
İbn-i Haldun’a gelmeden daha önceki zaman diliminde, nispeten Kindi’de ilimler tasnifini görmekteyiz. Ona göre bir vahiy bir de insanın kendi çabasıyla ürettiği ilim vardır. Fakat bu gerçek anlamda bir tasnif değildir. Asıl itibarıyla ilimlerin tasnifi,  Farabi’yle başlar.
Düşünce tarihinde Farabi, ‘Nübüvvet Teorisi’nden bahseder. Ona göre Hakikat dediğimiz şey sadece istidlal yoluyla değil maddi bir varlık olmayan akılla/nefsle/ruhla kavranabilir. Bu hakikat yalın haliyle makuldür, aklidir yani soyuttur. Bu hakikat, kendisiyle uyumlu bir varlık tarafından idrak edilebilir. O varlık; insanın ruhudur. İnsanın ruhundan başka bedende yer eden hiçbir gücü, hakikati, hakikat olarak kavramaya elverişli değildir. İnsandaki diğer yetiler maddidir ve sadece maddeyi izah edebilirler, göz, hayal gücü, vehim gibi.
Makul hakikat, peygambere de filozofa da aynı yerden/faal akıldan(Cebrail) gelir. Bu gelen, Peygamberin ve filozofun ruhunda aynı anlaşılır. Fakat bir kısım filozoflardan farklı olarak peygamberlerde geniş bir mütehayyile gücü vardır. Onun için makul hakikatleri, bütün insanların idrak edebileceği tarzda anlatabilir. Farabi’ye göre peygamberlik, bir filozof tarafından yalın haliyle idrak edilen hakikatin/makul anlamı, halkın anlayacağı konularda mütehayyile gücünün kullanılarak ifade edilmesidir. Ruhtan bedene gelen bilgileri, duyulur formlara büründüren güçtür mütehayyile. Mesela Farabi; ‘Rahman arşa istiva etti/oturdu’ ibaresini şöyle anlıyor: “Allah’ın arşı olmaz, oturmak da Allah’la ilgili değildir. Bu ifadelendirmelerin hepsi insan içindir. Peygamber (a.s.) yalın/makul hakikati, insanlara olduğu gibi anlatamaz. Çünkü Farabi’ye göre metafizikçi olmayan her insan avamdır. O yüzden yalın hakikati muhayyile gücüyle insanların anlayacağı mahsus/idrak edilebilir formlarla/görüntülerle insanlara anlatırlar. Çünkü vahiy, sıradan insanlar tarafından peygamber gibi anlaşılamaz.
Peygamberlerin tebliğ ettiği din hiçbir zaman felsefeyle çatışmaz. Eğer bir kimse Peygamber (S.A.V)’ın tebliğ ettiği dinin üzerinden yorumlar yapıp kıyaslamalarda bulunursa, dini artık yalın halinden çıkarmıştır. Dinin felsefeyle çatışır gibi görünmesi, felsefenin dinle karşılaşmasının yorum üzerinden olması sebebiyledir. O yüzden; fıkıh, kelam, tasavvuf, Farabi’ye göre ilim değildir. O, yaptığı tasnifin içerisine bunları koymaz. Çünkü bunlar, Peygamber (s.a.v)’ın getirdiği hakikat üzerinden yapılan yorumlardır.
Başta işaret ettiğimiz Hakikate böyle ulaşılmaz. Hakikate tecerrütle, yani insan ruhunun beden kayıtlarından kurtulmasıyla ulaşılır.
Farabi’ye göre metafiziğe ulaşmayan bir kimsenin bilgileri zandan öteye geçemez. Metafizik, onu varlığın kaynağına götürüp bir Tanrı olduğunu anlatır. Bütün varlığın buna dayandığını, varlığın Zorunlu Varlık tarafından temellendirildiğini anlatır. Ayrıca bütün bilgilerimizin bir varlık bilgisine dayandığını biliriz ve buradan da varlık ve bilgi hakkında kuşatıcı bir çerçeve elde ederiz. Ancak o zaman bizim cümlelerimiz/zanlarımız, gerçek haline gelir. Farabi’ye göre bunun dışındaki ilimler istinbati ilimlerdir ve sadece toplumun idaresi için vardır. Mesela kelam; toplumda dini bozmak için bir takım zümreler çıkarsa toplumun koruyucu maşası olmak içindir. Kelam dinin zihinsel gücüdür, diyalektiktir, cedelidir. Savunma amaçlı geliştirilmiştir. Fıkıh toplumun hayatını düzenlemede işe yarar. Dinin yaşanabilir hale gelmesini, bizatihi belli pratiklerle devam etmesini sağlar.
Farabi’den sonra İslam dünyasında ona karşı olan ya da savunan bir takım teoriler geliştirilmiştir. Bunlardan birisi de İbn-i Haldun’dur. İbn-i Haldun ilimleri, mukaddimenin son kısmında inceler. Burada ilimleri; dini ve akli ilimler olarak ikiye ayırır. Farabi’nin aksine İbn-i Haldun’a göre; Hz. Peygamber’in (S.A.V) tebliğ ettiği vahiy ve dini ilimlerin tamamı, hakikatin beyanıdır.  Vahyin kendisini ve peygamberlik denilen müesseseyi,  Allah’ın insanlara lütfettiği hakikati beyan eden bir kanal olarak görmektedir. Dolayısıyla dini ilimler üzerinden yorum yoluyla neşet edenlerin de hakiki ilimler olduğu kanaatindedir.
İbn-i Haldun’a göre, bir de insan olmak bakımından insanın ürettiği bilgiler vardır. Bunlar klasik felsefi bilimlere tekabül etmektedir. Bunlara aynı zamanda akli ilimler (ulum-i akliye) de denir.  Bütün insanlar ortak bir akıl gücüne sahiptir. Bu akıl gücü kendi başına belirli bir dine/ mezhebe/ medeniyete bağlı kalmadan bir araştırma yapabilir. Mesela biyoloji üzerinden düşünelim. İnsan bedeniyle ilgili bilginin belirli bir dinden ya da mezhepten gelmesi gerekmez. Biz bu incelemeyi yaparken akıl sahibi varlıklar oluşumuzdan yaparız. Bu bilgiler insanlığın ortak malıdır. Her medeniyet alıp istifade etmekte, katkıda bulunmakta ve zamanı gelince bir sonrakine devretmektedir. İbn-i Haldun gibi akli ilim ve nakli/vahyi ilim tasnifi yapanlar meseleye böyle bakıyorlar. Farabi, akıl yoluyla elde edilen bu türden bilgilere ‘ezeli hikmet’ olarak bakar. Ona göre; akli ilimler önce gökteydi, sonra sırasıyla Mezopotamya, Mısır, Yunanlılar ve Süryaniler’e geçti, sonra da biz devraldık.
Bizim medeniyetimizde ilimler Kur’an ve sünnetle ortaya çıkmışlardır. Kur’an ve Sünnetin inşa ettiği disiplinlerdir. Belirli bir hakikat araştırmasına dayanan bu ilimlerin bir kısmı tabii olarak yorum içermektedir. Ama asıl itibarıyla İslamla birlikte geliştikleri için biz bunların nasıl kurulduğunu, bunların kurucu şahsiyetlerinin kimler olduğunu, hangi aşamalardan geçtiğini, nasıl dönüşümler geçirdiğini, nasıl etkileşimler içinde olduğunu takip edebiliriz. Anlamak istiyorsak da etmeliyiz. İbn-i Haldun der ki; bir medeniyetin din, tarih, dil olmak üzere üç ana unsuru vardır. O medeniyete mensup olan bir insan eğer bir katkıda bulunacaksa (hıristiyan dahi olsa) o medeniyetin taşıyıcı unsurlarından dini bilmesi gerekir. Hz. Adem’den (a.s.) Hz. Peygamber’e (S.A.V.) kadar ve ondan sonra da devam eden tarihi ve o tarih şuurunu bilmelidir. Üçüncü taşıyıcı unsur olan dili de bilmelidir. İslam medeniyetinin din dili, modern döneme gelinceye kadar Arapçaydı. Arapça öğrenmeyen bir kişi bu medeniyet içerisinde herhangi bir disipline/ilme katkı yapamıyordu.
Vahyi bilginin yorum gören kısmına bakışları sebebiyle Farabi ve İbn-i Haldun birbirlerinden esaslı bir şekilde ayrışmaktadır. İbn-i Haldun’da ilimler tasnifi esas itibarıyla; vahyin çizdiği istikamette oluşan ilimler ve akli ilimler olarak iki grupta değerlendirilir. Dini ilimlerin özelliği, inşai vasfının olmasıdır. Mesela din namazı emrettiği için namazın kılınması, faiz haramdır dediği için faizin yenmemesi, İslam toplumunun ortaya çıkmasını sağlıyor. Yani Peygamber (S.A.V.)’ın tebliğiyle birlikte sadece İslam dini değil İslam toplumu oluşuyor. Bu nedenle burada İbn-i Haldun, vahyin kendisinin başka herhangi bir bilgi grubuyla tamamen farklılaştığını vahyin inşai bir gücünün olduğunu vurguluyor. Dini ilimler, vahyin bu oluşturucu gücünü devam ettiren ilimlerdir. Onlar daima yorum yapan istinbat yapan ilimlerdir. Buna göre, bir disiplin istinbattan uzaklaştığı ölçüde dinden uzaklaşır.
Dini ilimlerle ilgili problematik sorunlar, tarihsel sorunlar vardır. Tarihsel sorunlardan kasıt da ümranın gelişimiyle bağlantılı olarak ilimlerin geçirdiği dönüşümlerdir. Aslında İbn-i Haldun ümran ilminin seyrini/ümran hakkında anlattığı tasnifi/teoriyi çok iyi tatbik ediyor. Dini ilimlerde oluşan tarihsel sorunları tespitte şöyle bir yol izliyor: Temel yönelimleri tespit ediyor, modern bir bilim tarihçisi gibi meseleye bakıyor. Fukahanın, mütekelliminin yöntemlerini ve bunların özelliklerini veriyor. Özellikle kelam, felsefe ve tasavvuf gibi temel disiplinlerde problemleri ortaya çıkarıyor.
Neyin hakkında araştırma yapacaksak hem araçlarımız hem yöntemimiz o konunun tabiatına uyumlu olmalıdır. Aksi halde biz konuyla ilgili doğru bilgiye ulaşamayız.
Filozoflar hakikat araştırması yaparken felsefi ilimlerde kullanılan yöntemi, parametreleri bize mantık sağlar diyorlar. Mantık, bizim düşünme dediğimiz faaliyet, bildiklerimizden bilmediklerimize gitme faaliyetidir. Filozoflar diyor ki; mantık sanatı, bize düşünmenin nasıl olduğunu anlatır ve amacı da burhanı vermektir. Burhani kıyas bizi gerçek bilgiye götürür. İbn-i Haldun’a göre ise; felsefi ilimlerle ilgili birinci sorun mantıktır. İnsan zihni kendi halinde kaldığında doğruyu bulmaya elverişlidir. İnsan zihni fıtraten doğru çalıştığı için (hataya düştüğü durumlar olmakla birlikte) herhangi bir konuda araştırma yaptığında hakikate ulaşır. Tarihteki hiçbir bilgiye insan mantık kurallarıyla ulaşmış değildir diyor. Dolayısıyla mantığı çok gerekli bir disiplin olarak görmüyor.
Buna karşılık filozoflar, insan mizacının hakikat araştırmasına yetmeyeceğini düşünüyorlar. Onlara göre, Allah tarafından desteklenmiş peygamberlerin ve filozofların mizaçları hakikati kavramaya elverişli olarak var olmuşlardır. Bunlar diğer insanların zihinlerini belli yöntemlerle terbiye ederler. Böyle bir terbiyeden geçmeyen sıradan insan zihni, isabetli şeylere rastlar ama bir bilim adamı gibi isabet etmez derler ve İbn-i Haldun’un söylediklerini bu anlamda ciddiye almazlar.
Yunanlıların düşünce tarzını ve eşyayı algılama tarzını dayattığını düşündükleri için nahivciler mantığa karşı çıkarlar. Aynı şeyi daha sonra İbn-i Teymiye söyleyecektir: ‘Mantık dediğiniz şey aslında Yunan Düşüncesinin temelidir ve Yunanlıların algılarının biçimlendirdiği bir şeydir, ayrımdır.’ İbn-i Haldun da mantığın ortak bir zihin alanı oluşturacağını düşünmüyor. Fakat İbn-i Haldun’un mantıkla ilgili eleştirisi tamamen pragmatik. Yani bütün eleştirilerini mantığın doğruluğu, yanlışlığı üzerinden değil mantığın kullanılabilirliği/kullanılamazlığı üzerinden inşa ediyor. Dolayısıyla İbn-i Haldun’un mantıkla alıp veremediği şey, kendisiyle değil mantığı kullanmanın gerekip gerekmediğiyle ilgilidir.
Bilginin islamisi veya gayri islamisi olmaz. Mesele bilginin doğruluğu ya da yanlışlığı tartışmasıdır. İbn-i Haldun’un tarzı, ehl-i sünnet yönelişinde ana damarı temsil eder. Mantıktaki sorun Gazali sonrası çözülmüştür. Mantığı İbn-i Teymiye de eleştirmiştir. Hatta onun eleştirileri, bugünkü eleştirilerin hemen hemen aynısıdır. Fakat İbn-i Teymiye’nin filozof olmaması sebebiyle, eleştirileri ne filozoflar ne de kelamcılar tarafından ciddiye alınmıştır.
İbni Haldun ruh teorisinde filozoflar gibi düşünür. İki şey arasında varlık irtibatı olmadan bilgi tarzından bahsetmek imkansızdır. Biri diğerini ya kuşatmalı ya da ona paralel bir varlık tarzına sahip olmalı. Bu nedenle diyor filozoflar, hakikat makul olduğu için bizim bunlara dair bilgimiz ancak kendisi de makul olan ruh tarafından idrak edilir. Ruh, beden kayıtlarından ne kadar kurtulmuş olursa yukarıyla o kadar güçlü bir ilişki kurar. Filozoflara göre akli varlık, maddi varlık gibi değildir. Bölünmez, maddi varlık hiçbir zaman sonsuz güce sahip olamaz, maddi varlık daima geçicidir. İlleti sürekliyse sürekli olur. Ama akli varlık madde olmadığı için bütün varlığı idrak edip kuşatabilir. İbn-i Haldun’a göre de vahiy, mücerred ruh tarafından kavranabilir, idrak edilebilir.
İbn-i Haldun, yoktan yaratma düşüncesine sahiptir. İbn-i Haldun’a göre Cebrail yoktan yaratılmıştır ve Peygamber (S.A.V.) Cebrail’den bilgi alır.  Filozoflarca ise ruh sonradan meydana gelmiştir ama onlarda yoktan var etme yoktur. Onlara göre Faal Akıldan bir suret çıkıp bedene yerleşir ve insan dediğimiz şey ortaya çıkar. O varlık Tanrının yoktan var ettiği şey değildir.
İbn-i Haldun insan ruhunun özü gereği varlığın tümünü kavrayamayacağını düşünüyor. Çünkü Tanrı kavranamaz, bilinemez. İnsan ruhu Tanrı’yı asla tam olarak bilemez. Filozoflara göre insan Tanrı gibi olmasa da bütün varlığı bilebilir ve hepsini kuşatabilir. İnsan ruhu maddi olmadığı, bölünmediği için bütün varlığın suretlerini almaya, elde etmeye kadirdir. İşte böyle bilgi donanımıyla neredeyse secde edilebilecek hale gelir.
İbn-i Haldun insanın böyle temel bilgiye ulaşmaya elverişli olmadığını düşünüyor. Sudur teorisini insan bilgisinin tamamen bir kurgusu olarak görür. İbn-i Haldun’a göre ister kelam olsun ister felsefe olsun herhangi bir disiplin varlık hakkında böylesi bir tümelliğe gittiğinde kendi sınırlarının dışına taşmış demektir. İbn-i Haldun’un filozoflarla hemfikir olduğu kısım özel kabiliyet (bireysel yetenekler) teorisidir. Peygamber (S.A.V.) alet kullanmadan parmaklarından su akıtabilir, maddeye tesir edebilir. Hepsi ruhun mücerredliğine dayanır. İbn-i Haldun bazı insanların çok nadir durumlarda böyle bir soyutlanma kabiliyetine sahip olduğunu düşünüyor.
Felsefe eğer metafizik ve ruhani varlıklarla ilişkiye girmek demekse ruhun tecerrüdünü gerektiriyorsa ruhun mantık kullanarak tecerrüd etmeyeceğine inanıyor. Yani ona göre Aristo’nun vs. kitaplarını okuyarak ruh tecerrüd etmez.
İbn-i Haldun filozofların zeki insanlar olduklarını fakat Peygamber (S.A.V.) ‘de olduğu gibi tecerrüd etmiş güçlü bir ruha sahip olmadıklarını düşünüyor. Peygamber’i (S.A.V.) diğer insanlardan ayıran bu seçilmişlik kavramı, çok esaslıdır. Felsefede asıl itibarıyla baktığımızda seçilmişlik kavramı yoktur. Mesela Farabi’ye göre tecerrüd eden herkes o bilgiye ulaşır, o yüzden peygamberliğin sonu yoktur. Peygamberliğin sonu demek, yukarıyla ilişki kapısının kapanması demektir. İnsanların artık tecerrüd etme imkanının elinden alınması demektir. Bu durum insanın mahiyetine ters, o yüzden bu olmaz. 
Özetle; İbn-i Haldun bütün disiplinlerle ilgilidir, felsefi ilimlere ‘ümran ilmini’ bir ilim olarak dahil ettiğini düşünecek kadar ilgilidir. Ümran ilminin felsefi bir ilim olduğunu, bu türden ilimlerin insanın evrensel yönü olduğunu iddia etmektedir.
Dini ilimlerin esas itibarıyla dindarlığın temini için hizmet etmesi gerektiğini düşünüyor. Mesela tasavvufu eleştirirken; önceki sufilerin görevi Allah’a kul olmaktı. Bunlar marifeti gaye edinmeye başladılar diyor. Kelamcıları ise şöyle eleştiriyor: kelam dinin saf halinin korunması için vardır, bunlar işi metafiziğe döndürdüler diyor. Bu iki disiplinin de aslından, amacından saptığını düşünüyor. Herhangi bir dini disiplin başlangıçta yorum olarak çıkmış olabilir. Fakat süreç hepsinde hakikat araştırmasına dönüyor. Kelamda bu erken dönemde olmuştur. Tasavvuf da fıkhın tesirinden kurtulunca bu noktaya gelmiştir.
İbn-i Haldun bunları mazur görebilirdi. O burada tarihçiliği bırakıp filozofluğu seçiyor. Yani problem merkezli (amacından saptı diye) eleştiriler yapıyor.
Aslında İbn-i Haldun’un işaret ettiği, bahsettiği alanlarla ilgili müstakil disiplinler, ondan sonra gelişmeliydi. Tarihçiler bunun üzerine gereği gibi gitmemişlerdir.
Not:Programın özeti, deşifre üzerinden yapılmış ve istifadelerinize sunulmuştur.
 {jcomments on}
Önceki Yazı

Hz. Adem’in Yaratılışı

Sonraki Yazı

Ankara ve İstanbul Terör Saldırılarını Lanetliyoruz

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir