Türk Sinema Tarihi

Hazırlayan: 1 Yorum Paylaş:
20 Ekim 2012
Sinema sanatının çıkışı, 1891 senesinde Thomas Edison’un “kinetoskop”u bulmasından sonra; aynı sistemi takip ederek Fransa’da, Auguste ve Pierre Lumiere kardeşlerin “sinematograf”ı keşfetmesiyle “sinema” icat edilmiş oluyordu.

Osmanlı Türkiyesi’nde ise sinema, 1896’da Abdülhamid’in Sarayı’nda ilk film gösterimiyle başladı. Gösterimi yapan Fransız asıllı Bertrand üzerine Ayşe Osmanoğlu, “Babam Abdülhamit” eserinin 75. sayfasında bu gösteriden şöyle bahseder:

“Bertrand, taklit ve hokkabazlık yapar, her sene babamdan izin isteyerek Fransa’ya gider, bir takım yeni şeyler öğrenip gelirdi. Saraya sinemayı bu getirmiştir. O zamanki sinemalar şimdiki gibi değildi. Perde büyük fırçalarla iyice ıslatılır, küçük parçalar gösterilirdi. Bu parçalar pek karanlık görülür. Filmler bir dakikada biterdi. Bununla beraber çok yeni bir şey olduğundan hoşumuza giderdi.”   

Sinema alanındaki gelişmeler saraydan sonra halka açık sinema gösterimleri ile 1897 senesinde, Sigmund Weinberg tarafından Galatasaray’daki Sponeck Birahane’sinde yapıldı. 1910 yılında, İstanbul Sultanisi’nde öğrencilere, ilk kez bir sinematograf gösterimi yapılmasıyla sinema ilk kez bir “okula”  girmiş oluyordu. Bu gösterim için görevlendirilen memurlardan biri olan tarih öğretmeni Mehmed Şakir Bey (Seden), aynı okulun fizik laboratuarında elektrik memuru olan Ali Fuat Uzkınay’la birlikte gösterimi yaptı. Bu olay, Şakir Seden açısından büyük önem arz etmekteydi. Çünkü o yıllarda henüz çok yeni bir keşif sayılan sinemanın büyüsü Şakir Seden’i sarmış, bu konu üzerinde ciddî olarak düşünmeye sevk etmişti. Aslında bu gösteri, Türkiye’de açılacak olan ilk sinema yapımevinin temellerini atmış oluyordu.

1911 senesine gelindiğinde, Osmanlı topraklarında ilk film çekilmiştir.  Bu film, Makedonya’lı sinema ve fotoğraf sanatçıları olan Yanaki ve Milton Manaki Kardeşler’in, 5. Sultan Mehmet Reşat’ın, o zamanlar halen Osmanlı sınırları içerisinde olan Manastır ve Selanik ziyaretleri üzerinedir. Ancak Türk sinema tarihinde ilk Türk filmi olarak, yönetmeni Fuat Uzkınay’ın bir Türk olması hasebiyle, Ayastefanos Abidesi’nin Yıkılışı isimli belgesel film kabul edilir. Fuat Efendi ülkemizdeki bu ilk filmini, 14 Kasım 1914 senesinde Birinci Dünya Harbi’ne girişimizden 3 gün sonra çekmiştir.
Ayastefanos Abidesi’nin Yıkılışı belgeseli, Osmanlı Devleti’nin İttifak Devletleri ile birlikte Birinci dünya Savaşı’na girerek, “93 Harbi” olarak bilinen ve Türklerin yenilgisi ile sonuçlanan 1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşı’nın hatırası için Ruslar’ın Yeşilköy’de diktikleri anıtın yıkılması sırasında 150 m.’lik bir filmle çekilmiştir. Uzkınay’ın Türk sinema tarihinin önemli belgeleri olan filmleri günümüze ulaşamamıştır.
Türk sinema tarihini dönemlere ayırdığımızda, 1914-1922 devresi, Türk sinema tarihinde “ilk devre” olarak isimlendirilir. 1922’de ilk Türk özel film yapım şirketi olarak Kemal Film kurulunca, sinemamızın ikinci devresi başlar. İlk devrenin sonlarına kadar da film çekme yetkisi askeri ya da yarı askeri kuruluşların elindeydi.

İlk Türk sinema salonları Ali Efendi’nin sermaye vermesiyle, 1914’te, Türk müteşebbislerin, Şakir Seden, Fuat Uzkınay, Şakir Beyin ağabeyi Kemal Seden ile dayıları Lokantacı Ali Efendi, bir araya gelmesiyle açılmıştır. Sedenler dayıları Ali Efendi’nin maddî desteğiyle, 27 Mart 1914’te “Ali Efendi Sineması”nı açmış; aynı sene Ali Efendi ve Seden kardeşler, Sirkeci-Demirkapı’da Kemal Bey Sineması adıyla ikinci sinema salonunu açmışlardır. Müteşebbislerin yanı sıra resmî kuruluşlar da bu işe el atarlar. 1915’te, Osmanlı Ordusu’nda “Merkez Ordu Sinema Dairesi” kurulur. Ülkede sinema, Enver Paşa’nın önderliğiyle, Sigmund Weinberg’in başkanlığında ve Fuat Uzkınay’ın yardımcılığında, ilk resmi kurumuna kavuşmuştur ve öncelik bu kurum adına belgesel çekmek olmuştur. Sigmund Weinberg, 1916’da Enver Paşa’yı ikna ederek Millî Operet Kumpanyası ile Fuat Uzkınay’ın kameramanlığında, Weinberg’in yönetiminde aynı sene “Leblebici Horhor”un çekimlerine başlanmıştı. Ancak başrolde oynayan ve Leblebici Horhor’u canlandıran Civanyan’ın kalp krizi geçirerek hayatını yitirmesi sonucu bu film yarıda kaldı.

Ordu Film Dairesi’nin yanı sıra, Müdafaa-i Milliye Cemiyeti de, 1916’dan itibaren film çekmeye başladı.

Türk Sineması’nda mevzulu çekilen ilk iki film “Pençe” ve “Casus”, Müdafaa-i Milliye Cemiyeti tarafından Sedat Simavi’ye çektirilmiştir. 1917 yapımı Pençe hakkında Nijat Özön, şunları kaydeder: “Evliliği, insanlığa en büyük acıları veren ‘pençe’ olarak gören oyun, serbest aşkın övgüsünü yapıyor, evliliğin ‘ehven-i şer’ olduğunda karar kılıyordu. Oyun, bugün için bile cüretkâr sayılacak açık sahnelerle bezenmişti.” Muhsin Ertuğrul da, 1918 yılında yazdığı bir yazıda “Pençe” filmi ile ilgili şu cümleleri kullanıyor: “Filmi seyredenler, kapıdan çıkarken hayâlarından yüzlerini kapayarak çıkmışlardı. Pençe namıyla ortaya atılan o saçma sapan şeylerin birbirine eklenmesinden mütehassıl şerit, memleketimizde her Türk’ü utandırmıştı.” demiştir. Türk Sineması’nın ilk iki mevzulu film örneğinde, müstehcen sahnelerin olduğu anlaşılmaktadır. 1919’da “Mürebbiye”, “Binnaz” ve 1920’de çekimi yarım kalan ve ilk komedi denemesi olan “Tombul Aşığın Dört Sevgilisi”, Şarlo’dan esinlenerek yapılan “Bican Efendi” dönemdeki filmlere örnektir.
1922 senesi, Türk sinema tarihi açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Yalnızca 6 konulu filmin çekildiği “İlk Dönem (1910-1922)”, ilk özel yapımevi olan Kemal Film’in kurulmasıyla kapanmış ve Muhsin Ertuğrul’un bu kurumda sinemaya başlamasıyla “Tiyatrocular Dönemi ( 1922-1939)” açılmış oluyordu. Bu yılda ilk Türk film stüdyosunun kurulmasıyla filmler platoda çekilmeye başlamıştır.
1924 yılının sonlarında Kemal film kapanınca elinde Muhsin Ertuğrul’a  çektirmiş olduğu altı mevzulu filmi ve bir kameraman olarak Fuat Uzkınay’a cephede çektirdikleri belgeseller mevcuttur. O dönemin birçok belgesel filmi gibi bu belgeseller de aynı akıbete uğramış, günümüze ulaşamamıştır.
1922’de Ertuğrul ilk filmi olan “İstanbul’da Bir Facia- Aşk” ya da diğer adıyla “Şişli Güzeli Mediha Hanım’ın Facia-i Katli”ni çekti. Bu filmin Türk sinema tarihindeki en önemli özelliği, konusunun gerçek bir olaydan alınmasıyla, Türk sinemasında ilk defa “gerçekçilik” çabalarının başlatılmış olmasıdır, üstelik ilk kez “polisiye” bir konuya el atarak. Ancak ne yazık ki bu gerçekçilik çabaları, bir tiyatro adamı olan Ertuğrul ile gölgelenecek, diğer filmler de tiyatrocuların esaretinden kurtulamayacaktır.
Ertuğrul’un aynı kurum adına yaptığı ikinci film “Boğaziçi Esrarı (Nur Baba)” (1922) filmidir. Filmin çekimleri için, o zamanlar işgal altında bulunan İstanbul’daki tek söz sahibi olan işgal kuvvetleri komutanlığından izin alınır. İşgal kuvvetleri, o yıllarda sosyal hayatın hemen her alanında olduğu gibi filmciliğimiz üzerinde de söz sahibi idi. Mesela Mürebbiye filmini de, Fransızlar’ı kötülediği için Anadolu’ya göndermeyen ve büyük ölçüde gösterimini engelleyen yine işgal kuvvetleri idi. Film, Bektaşilerin ayaklanmasından çekinilerek polisçe oynatılmaz.  Ancak İstanbul’un kurtuluşundan sonra gösterime girer. Onaran’ın bildirdiğine göre ilk gösterimi Kemal Bey Sineması’nda 13 Aralık 1923 tarihinde yapılır. Filmin bir kısmı,  Eyüp Sultan camisinin avlusunda çekilir. Fakat çekimler olurken Bektaşi’ler ve halk seti basar. “Kahrolsun zındıklar!” nidaları arasında oyuncular dört bir yana kaçışır. Fuat Uzkınay güçbela kamerayı kaçırmayı başarır. Muhsin Ertuğrul’dan evvel Nur Baba rolüyle başrol oyuncusu olarak yer alan Vahram Papazyan, baskından ancak çarşaf giyip kadın kılığına girerek kaçabilmiştir. Bu baskından sonra Papazyan, Nur Baba rolünü oynadığı taktirde halk tarafından öldürülmek korkusuyla ekipten ayrılır. Bu kez çekimler mecburen iç mekânlara taşınarak stüdyoda dekorlarla yapılır, Vahram Papazyan’ın yerine Muhsin Ertuğrul geçer. Bütün bu gayretlere rağmen film başarılı olmaz.

 

Bu başarısızlığın ardından Ertuğrul, 1923’de  “Ateşten Gömlek”, Halide Edip Adıvar’a ait bir edebiyat uyarlamasını çekmiştir. Bu film siyasi tarih üzerinde de belirleyici bir role sahiptir. O dönemde Cumhuriyet ilân edilmiş, ancak halkın milli hislerini diri tutmaya her zamankinden daha çok ihtiyaç duyulmaktadır. Bunun fehmine varan Mustafa Kemal, Halide Edip’i çağırtır ve sinemanın halkın üzerindeki etkisinin de verdiği tesirle bu eserin filme uyarlanmasını istemiştir ve tek şartı ise filmdeki rollerin Türk kadınlarınca oynanmasıdır.
Türk sinemasının ilk devresinde filmler çoğunlukla edebi eserlerden uyarlama yönünde olduğu için siyasi alandaki gelişmeler ve sosyal olaylarla sinema ilişkisi o dönemde kurulamamıştır. Erman Şener tarihleri, olayları ve çevrilen filmlerin konularını şöyle bir tabloda toplar:
1922: Türk ordusu İzmir’e girdi; Mudanya Antlaşması imzalandı; Saltanat kaldırıldı./ Filmler: İstanbul’da Bir Facia-i Aşk, Boğaziçi Esrarı
1923: Lozan Antlaşması imzalandı; Halk Partisi kuruldu; Türk ordusu İstanbul’a girdi; Ankara başkent oldu; Cumhuriyet ilân edildi./ Filmler: Ateşten Gömlek, Leblebici Horhor, Kız Kulesi’nde Bir Facia
1924: Halifelik kaldırıldı./ Film: Sözde Kızlar
1925: Aşar kaldırıldı, Hukuk Fakültesi açıldı, şapka kanunu çıkarıldı, tekke ve zaviyeler kapatıldı, milâdi takvim kabul edildi./ Film çevrilmedi.
Dolayısıyla sinema, işe bu şekilde başladığı için sosyal olaylar çok sonraları beyazperdede görülebilmiştir.
Kemal Film, bir yandan kendi platosunda çekimlere devam ederken, 1923 senesinde İpekçi Kardeşler Şirketi kuruldu. Muhsin Ertuğrul, Rusya’dan dönüşünde, İpekçi Kardeşleri, yapımevi kurmaya ikna eder ve 1928 senesinde İpek Film Şirketi kurulur. 1932’de de İpek Film, kendi stüdyosunu kuracaktır.  Ertuğrul, yönetmenliğe bu şirkette devam ederek, aynı sene “Ankara Postası” isimli filmi çeker.
Türk sinema tarihinin ilk sesli filmini, 1931 senesinde yine Ertuğrul çekmiştir. “İstanbul Sokakları”nda isimli film, şarkılı bir melodramdır. Çekimler, Türkiye, Mısır ve Yunanistan’da gerçekleştirilmiştir.
Muhsin Ertuğrul, 1932’de tekrar Kurtuluş Savaşı mevzuuna dönerek, Bir Millet Uyanıyor’u çeker. Senaryo, bu kez özgün olarak hazırlanır. Oysa Ertuğrul, bugüne dek çektiği bütün filmlerin senaryosunu da kendisi yazmıştır. Ertuğrul, bu konuda bir farklılık yaparken, oyuncu mevzuunda da bir değişiklik yapar ve Darülbedayi oyuncularının dışındaki bazı isimlere rol verir. Kurtuluş Savaşı’nı anlatan filmde, Atatürk de kamera önünde Nutuk’u okuyarak rol alır. Filmin sonuna eklenen Kurtuluş Savaşı’na ait belge filmleri, Kemal Film’in Zafer Yolları’nda belgeselinden alınmıştır. Film, hem halk hem de eleştirmenler tarafından beğeni toplamıştır.  1933-1935 arasında Ertuğrul, yedi film çeker. Bunlar operet ve tiyatro uyarlamalarıdır. 1934’te çekilen Aysel Bataklı Damın Kızı’nda, Türk Sineması’nın ilk kadın yıldızı Cahide Sonku rol alır. Filmin bir özelliği, reklam alanına konu olmasıdır. Aysel rolündeki Cahide Sonku’nun başına taktığı eşarp, o sene moda olur ve Aysel ismiyle satılır.
1935-1940 arasında çekilen dört film de tiyatro uyarlamasıdır. 1939-1942’deki Kıskanç, 1940’daki Akasya Palas, 1941’deki Kahveci Güzeli ve 1940’da başlayıp 1943’de Ferdi Tayfur’un tamamladığı Nasreddin Hoca Düğünde, Ertuğrul’un İpek Film adına yaptığı son çalışmalardır.
 Türk sinemasının “Geçiş Devri (1939-1952)”, 1939’da İkinci Cihan Harbi’nin patlak vermesiyle sancılı bir dönemde başlamıştı. ülkemize Mısır filmleri girmiştir. Halk, Mısır filmlerini tutunca, bazı filmler Türkçe’leştirildi ve bu filmlerin yanı sıra kovboy filmleri de Türkçe oldukları için tutulmuşlardı. Türk seyircisi, artık beyazperdede kendi diliyle (ve kendi sanatçısıyla) temsil edilen filmler görmek istiyordu. Bu ihtiyaca karşılık olarak bir başka yöntem geliştirildi; yabancı filmlerin oyuncularına “Türk isimleri” verildi, konuşmaları ve esprileri ise tamamen Türk insanının alışkanlıklarına çevrildi. Bunlar yapılırken, dublaj esnasında senaryoya sadık kalınmıyordu. Göz önüne alınan şey, Türk insanının günlük konuşma ve espri tarzıydı. Bunun öncülüğünü de, seslendirme sanatçısı Ferdi Tayfur yapmakta idi.
1939’da Faruk Kenç’in çektiği Taş Parçası, Geçiş Dönemi’ni başlatan Türk filmi olur. Bu filmle beğeni kazanan Kenç, tiyatro dilinden uzaklaşmış, sinema dilinin fark edilmeye başlandığı bir film çekmiştir. Baha Gelenbevi, Şadan Kamil, Turgut Demirağ, Şakir Sırmalı, Çetin Karamanbey, Aydın Arakon ve Orhon Murat Arıburnu gibi genç yönetmenler, 1950’lere kadar sinema dilinin özelliklerini yansıtan ürünler ortaya koyarak, Geçiş Dönemi’ne katkıda bulunmuşlardır.

Bu devrede Muhsin Ertuğrul’un 1953’de çektiği Halıcı Kız, Türk Sinemasının ilk renkli filmidir. Ertuğrul filmlerini tiyatral bir tarzda çekmesi sebebiyle başarısızlığa uğrar. Bu başarısızlıktan sonra Muhsin Ertuğrul, sinemayı bırakır. Böylelikle, Ertuğrul’un özellikle 1939’da iyice perçinleşen “tek adam” olma devri de kapanmış olur.

1952 senesine gelindiğinde, sinemacıların varlıklarını hissettirdikleri yeni dönem başlar. 1952-1963 arasında ağırlığını hissettiren ve etkisi 70’lere kadar süren Sinemacılar Dönemi’nin başlangıcı, Ömer Lütfi Akad’ın, Kemal Film yapımcılığında “Kanun Namına” filmini çekmesiyle başlamıştır. 1950’li yıllar, Türk sinemasının deyim yerindeyse “altın çağı”nı yaşadığı yıllardı. 1950’de 22 film çevrilmişti, bu 1951’de 36 ve 1952’de 61 rakamına ulaştı.

Daha evvel çektiği Vurun Kahpeye ile büyük başarı kazanan Akad’ın, bu dönemde yaptığı başlıca filmleri, İpsala Cinayeti, Öldüren Şehir, Beyaz Mendil, Meçhul Kadın, Ak Altın, Meyhanecinin Kızı, Zümrüt, Yalnızlar Rıhtımı ve Üç Tekerlekli Bisiklet’tir. Kızılırmak-Karakoyun, Ana, Hudutların Kanunu ve Akad’ın daha sonra çektiği üçlemesi Gelin-Düğün-Diyet ise sinema tarihimizin klasikleri arasında yerini alır.

Gecelerin Ötesi, Yılanların Öcü, Acı Hayat, Susuz Yaz, Suçlular Aramızda, Sevmek Zamanı gibi filmleriyle Metin Erksan; Hıçkırık, Kadın Severse, Karacaoğlan’ın Kara Sevdası, Alageyik gibi filmleriyle Atıf Yılmaz; Kanlarıyla Ödediler, Bir Avuç Toprak, Düşman Yolları Kesti, Namus Uğruna gibi filmleriyle Osman Fahir Seden; Ağaçlar Ayakta Ölür, Keşanlı Ali Destanı, Üç Arkadaş filmleriyle Memduh Ün ve Karanlıkta Uyananlar, Otobüs Yolcuları ile Ertem Göreç bu dönemin önemli isimleridir. Bu filmler ve bu isimler, Muhsin Ertuğrul’un tiyatronun gölgesi altında kurduğu sinemayı, tiyatro kalıplarından çıkararak ve yepyeni bir sinema dili oluşturarak besledi. Hatta 1960 senesinde artık Türk filmleri, yurt dışındaki festivallere gönderilir oldu.
Sinemacılar Dönemi’ni Kanun Namına ile başlatan Akad’ın bu dönemde çektiği filmler arasında öne çıkanlar, Altı Ölü Var (1953), Öldüren Şehir (1954), Beyaz Mendil (1955), Ak Altın (1957) ve Üç Tekerlekli Bisiklet (1962) idi.
Ömer Lütfi Akad’ın yanı sıra Metin Erksan, Atıf Yılmaz, Osman Fahir Seden, Ertem Göreç ve Memduh Ün sinema diliyle öne çıkan ürünler vermekteydiler.
Metin Erksan’ın 1962 yılında çektiği Yılanların Öcü, başarılı çalışmalarından biridir.
Memduh Ün’ün 1958 senesinde çektiği ‘Üç Arkadaş’, güçlü anlatım diliyle Sinemacılar Dönemi’nin bahsi geçen mühim filmleri arasında yerini aldı. Ün’ün 1960’da çektiği Kırık Çanaklar ise hem başarısıyla hem de ödüllü olmasıyla adından söz ettirdi.
27 Mayıs 1960 Devrimi’ne rastlayan Sinemacılar Dönemi, çok partili döneme geçişle birlikte siyasi çalkantılar ve ekonomik zorluklar arasında varlığını sürdürebildi. Kendine has bir Türk sineması üslubunu oluşturarak farklı bir anlatım dili ortaya koyamadıysa da sonradan gelecek sinemacıların önünü açmakla büyük hizmet verdi. Her şeye rağmen Türk sinemasına yeni ve başarılı isimler kazandırılıyordu. Bu devrede, belki darbenin de büyük etkisiyle Toplumsal Gerçekçilik akımı ortaya çıktı. 1963-1980 arası, Yeni Türk Sineması dönemi olarak isimlendirilerek, sinemacılar, eski kuşak, orta kuşak ve genç kuşak şeklinde üçe ayrıldı. Eski kuşak sınıfında Ömer Lütfi Akad, film üretmeye devam ederken, olgunluk devresinin en özenli ürünlerini vermekteydi. Hikâyelerini; kan davası, toprak kavgası, göç gibi köy vakıaları üzerine kuruyordu.
Ertem Göreç, 1960’ta çevirdiği Otobüs Yolcuları, 1952’de Metin Erksan’ın Karanlık Dünya filmiyle başlayıp 1966’da Ö. Lütfi Akad’ın Hudutların Kanunu ile sona eren “toplumsal gerçekçi” türünün en iyi örneklerinden sayılmaktadır.
Halit Refiğ, 1964’te çektiği Gurbet Kuşları, 1973’te Sultan Gelin, TRT dizisi 1978-83 arasında çektiği Yorgun Savaşçı, 1986’da Teyzem, sinema dilini yansıtan bir yapımdı. 1988’de çektiği Hanım, hem Yıldız Kenter’in hem de Halit Refiğ’in belki de sanatlarında zirve yaptıkları bir çalışmadır. 1996’da çektiği Köpekler Adası.
27 mayıs 1960 ihtilalinin bir sonucu olarak, Türk Sineması’nda ideolojik kavramlar konuşulmaya başlanmış, sosyal içerikli filmler üretilmiştir. Ömer Lütfi Akad, Atıf Yılmaz, Metin Erksan, Memduh Ün, Duygu Sağıroğlu, Ertem Göreç ve Halit Refiğ gibi yönetmenler, bu yönde ürünler ortaya koymuşlardır. Kemal Tahir’in fikir babası olduğu ve Halit Refiğ’in öncülük ettiği Ulusal Sinema akımı da 1960’ların sonlarına doğru ortaya çıkmıştır.
Halit Refiğ, Ulusal Sinema kavramı altında Türk Sinemasının bir halk sanatı olduğunu savunmaktadır. Sinema onun için, Türk halkının film seyretme ihtiyacından doğarak, sermayeye değil, emeğe dayanır. Ulusal Sinema, batılılaşmaya karşı bir duruş sergilemektedir. Yapılacak filmler, halkı anlatmalı, halkın içinden olmalıdır.
1970’lere gelindiğinde Yücel Çakmaklı’nın önderliğinde bir başka akım daha ortaya çıkar; Milli Sinema akımı. İlk olarak, Şule Yüksel Şenler’in romanını sinemaya uyarlayarak Yücel Çakmaklı’nın yönettiği 1970 yapımı Birleşen Yollar filmi ile başlayan Milli Sinema da batılılaşmaya karşıdır belki ama onun ortaya koymak istediği başka değerler de vardır. Türk halkının gelenekleri, millî değer, duygu ve düşünceleri, hatta dini inançları yani İslamiyet, beyazperdeye yansımalıdır. Türk tarihindeki önemli karakterler ve tarihin dönüm noktaları anlatılabilmelidir.
1970’lerin ortalarında, Türk Sineması’nda müstehcen filmler furyası başlar. Bu filmlerin etkisiyle, Türk izleyicisi sinema salonlarından uzaklaşır ve Türk Sineması çok zor bir döneme girer. Aslında sinemadan uzaklaşan yalnızca seyirci değildir, bazı yapımcı, yönetmen ve oyuncular da, müstehcen film üretmeyi reddederek meslekten uzaklaşırlar.
1980’lere gelindiğinde ise bir zamanlar 200 küsur film üreten Türk Sineması’nda film sayısı 68’e düşer. 80’lerin ilk yarısında videonun yaygınlaşmasıyla, seyirci, sinema salonlarına para vermek yerine bu alana yönelerek hem daha ucuz hem de kendi evinin rahatlığıyla film izler. Zaten 70’lerde müstehcen film furyasının yanı sıra televizyonun yaygınlaşması ve siyah beyaz döneminden sonra renkli olması sebebiyle de evlerine çekilmiş olan seyirci, video ile iyiden iyiye ortadan kaybolmuştu.
80 filmleri: Bilge Olgaç, 1984 yapımı Kaşık Düşmanı ile öne çıkan isimlerdendi. Ömer Kavur en önemli filmlerinden ikisini, Ah Güzel İstanbul ve Kırık Bir Aşk Hikayesi ile 1981’de verdi. Göl (1982), Amansız Yol (1985), Gece Yolculuğu (1987) ve Gizli Yüz (1990) onun diğer önemsenen ürünleriydi.
Erden Kral, Hakkari’de Bir Mevsim (1982), Ayna (1984), Av Zamanı (1987) ve Mavi Sürgün’ü (1992) bu dönemde çekti.

Zeki Ökten, o senelerde gündemde olan banker ve faiz meselelerini ele alarak Faize Hücum’u (1982) filme aldı.

Yavuz Turgul’un senaryosunu yazdığı, Nesli Çölgeçen’in yönettiği Züğürt Ağa ile güldürü sinemasının en iyi örneklerinden biri verilmiş oluyor, başroldeki Şener Şen güçlü bir oyun sergiliyordu.

Drama alanında ise yılın filmlerinden diğeri de Şerif Gören’in Kurbağalar’ı oldu.
80’lerin sonlarına doğru bir durgunluk dönemine girildi. Türk sinema tarihinde, 1966 senesinde 239 film üretilmiş iken,  1991’de bu sayı nihayet 31’e düşmüş oluyordu. Ve 90’larla birlikte Türk Sineması, belki de tarihinin en durağan ve en verimsiz dönemini yaşamış oldu.

Yavuz Turgul’un 1996’da Şener Şen ve Uğur Yücel’i bir araya getirdiği Eşkıya’da, o sezonun en fazla izlenen filmi olmuştu.

Eski kuşağın yanı sıra, 90’ların sonlarında ve 2000’lerin başlarında, Türk Sineması’na adından başarılarıyla söz ettiren yeni yönetmenler katıldı.

Bunlardan belki de başarılarından en fazla söz ettireni, Nuri Bilge Ceylan’dır. Kasaba, 1999’da büyük başarı sağlayan Mayıs Sıkıntısı, 2002’de Uzak filmini çekti. İklimler (2006), 2008 Üç Maymun.

Son dönem Türk Sineması’nın bir başka bol ödüllü yönetmeni olan Zeki Demirkubuz. 1994’te çektiği C Blok, Masumiyet (1997), Üçüncü Sayfa (1999), 2003 Bekleme Odası, 2009 Kıskanmak. Dönemin diğer önemli yönetmenleri ise Yeşim Ustaoğlu, Derviş Zaim, Çağan Irmak, Fatih Akın, Serdar Akar ve Semih Kaplanoğlu’dur.{jcomments on}

Hazırlayan: Canan Torlak
Önceki Yazı

SERİ PROGRAM: 21. Yüzyıl Sanatı: Sinema

Sonraki Yazı

Zygmunt Bauman / Postmodern Etik

Bunlar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir