Şiilik

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Öğr. Gör. Mehmet TOPRAK

9 Kasım 2017

İlk dersimizde mezheplerle ilgili genel kavramları konuşmuştuk. İkincisinde mezhep, tarikat ve cemaatlerin ortaya çıkış sebeplerini konuştuk. Geçen hafta ise İslam dini içerisinde ortaya çıkan ilk tartışma konularını, özellikle de imamet, büyük günah, kader ve sıfatlar meselesini ele aldık. Mezhepler tarihi normatif (yani hüküm koyucu) bir ilim değil, tasviri/betimleyici bir ilimdir; dolayısıyla şu haklıdır, bu haksızdır gibi bir yargıda bulunmaksızın kim ne düşünüyorsa onu olduğu gibi aktarmaya çalışır. Ben de grupların kendi zaviyelerinden düşündüğü ve hissettiği şeyleri olduğu gibi aktarmaya çalışıyorum. Bugün Şiiliği yine aynı anlayış içinde anlatmaya çalışacağım. Burada anlattığım meselelere benim katılıp katılmamam ayrı bir meseledir. Anlatırken amacım konuyu en iyi şekilde ortaya koymaktır.

Şia’nın kelime anlamı taraftar, takipçi demektir. Ortaya çıkış tarihi ile ilgili olarak farklı görüşler zikredilmiştir: Bir görüş, Hz. Peygamber döneminde Hz. Ali ve Ehlibeyt sevgisi ile başladığını öne sürer. Bir başka görüş, başlangıcını Hz. Peygamberin vefatından sonra ortaya çıkan halifelik tartışmalarına dayandırır. Bir diğer görüş, Cemel ve Sıffin Savaşları’ndaki, Hakem olayına dayandırır. Son olarak da Kerbela olayı ile başladığını söyleyenler vardır. Aslında bunların hepsi bir ölçüde doğrudur. Çünkü bu olaylar Şia’nın ortaya çıkışının arka planını oluşturmuştur. Hz. Peygamber döneminde Ehlibeyt sevgisi olarak başlayan hareket artarak devam etmiş ve Kerbela olayı ile doruk noktasına ulaşmıştır. Kerbela olayı siyasal anlamda bu anlayışın bir mezhebe dönüşmesinin tarihi olmuştur. Şiilik dediğimiz şey gerçek anlamıyla Kerbela hadisesinden sonra ortaya çıkmıştır. Bu sebepten Şiiliği anlamak Kerbela’yı anlamakla bağlantılıdır. Kerbela olmasaydı Şiilik olur muydu diye sorarsanız, benim cevabım hayır olurdu. Kerbela hadisesi her şeyi değiştirmiştir. O yüzden önce Kerbela hadisesini kısaca özetlemem lazım.

Toplamda üç yıl halifelik yapan Yezid’in döneminde gerçekleştirilen en önemli üç feci olaydan biri Kerbela’dır. Yezid 680 tarihinde halife olduğunda ona karşı bir muhalefet hareketi gelişmiştir. Yezid’in yaşının genç olması ve gayri İslami bir yaşantıya sahip olması Ashab arasında ciddi eleştirilere sebep olmuştur. Muaviye kendi döneminde bu eleştirilerin çoğunu susturmuş, geriye sadece İbn Zübeyr ve Hz. Hüseyin kalmıştır. Hz. Hüseyin Medine’den muhalefete devam etmiş, Yezid’e biat etmemiştir. Yezid, Hz. Hüseyin üzerindeki baskıyı artırınca, o da Medine’den Mekke’ye geçmiş ve buradan muhalefetine devam etmiştir. Bu esnada Hz. Hüseyin’in etrafında bir grup oluşmuş ve Hz. Hüseyin’in halife olmasını isteyen Kûfe’lilerden de, “gel başımıza geç” diye mektuplar gelmeye başlamıştır. Hz. Hüseyin önce bu mektuplara pek itibar etmez fakat sonrasında Kûfe’ye gönderdiği amcasının oğlu İbn Akil vasıtasıyla, Kûfe halkının gerçekten kendisine destek verdiğini belirten bir mektup alır. Yezid durumdan haberdar olunca Kûfe valisi Numan b. Beşir’i görevden alıp yerine daha zalim olan Ubeydullah b. Ziyad’ı getirir. Ziyad, İbn-i Akil’i yakalattırıp öldürtür. Bunun üzerine Kûfe halkı korkar ve geri adım atar. Fakat bu son durumdan haberi olmayan Hz. Hüseyin, İbn-i Akil’den aldığı mektup gereği ailesini ve kendini destekleyen bir grubu yanına alarak Kûfe’ye doğru yola çıkar. Yola çıkmadan önce etrafındakiler, Kûfelilere güvenilemeyeceği uyarısını yaparak yola çıkmamasını, eğer illa çıkacaksa hiç değilse ailesini yanında götürmemesini söylemişlerdir. Çünkü daha önce, onlar Hz. Ali’yi ve Hz. Hasan’ı yalnız bırakmışlardır. Hz. Hüseyin sonunda ailesi ve kendini destekleyenlerle birlikte yola çıkar ve yolda iken İbn-i Akil’in öldürüldüğü ve Kûfelilerin geri adım attığını öğrenir. Hatta birisi Hz. Hüseyin’e; “Kûfelilerin gönülleri seninle ama kılıçları Yezid’ledir.” der. Yani seni seviyorlar ama güç olarak da Yezid’in yanındalar. Hz. Hüseyin bunun üzerine etrafındakilere artık durum değişti, benimle gelmek zorunda değilsiniz, isteyen ayrılabilir der. Gruptan ayrılanlardan sonra çoğunluğu Ehlibeyt olanlarla yoluna devam eder. Bununla ilgili şöyle bir rivayette vardır: Hz. Hüseyin’in bu ısrarının nedeni rüyasında dedesi/peygamberimizi görmüş olmasıdır. Her ne olursa olsun geri dönmemesi ilahi bir misyon gereğidir demişlerdir. Tabi bu rivayetlerin sıhhat derecesi tartışılır ama tarih kurgulanan bir şey olduğu için her anlayış kendine göre ayrı bir tarih oluşturmuştur.

Neticede, Hz. Hüseyin Kerbela’ya geldiğinde Yezid’in emri ile 5 bin kişilik bir ordu Hz. Hüseyin üzerlerine gönderilir. Bunun 4000’i Kûfelilerden Hz. Hüseyin’e destek gelmesini önlemek içindir. Gönderilen ordunun karşısında ise çoğu kadın ve çocuklardan oluşan 150- 200 kişilik bir topluluk vardır. Bu bir savaş değil, katliamdır. Hz. Hüseyin ve etrafındakileri öldürmekle kalmaz, kafalarını keserler, cesetlere işkence yaparlar, kadınlar ve çocuklar esir alınırlar. Esirler önce Kufe’ye sonra Şam’a, Yezid’in sarayına götürülür. Sonra esirler Medine’ye gönderilirler. Bu hadisede Hz. Hüseyin’in kurtulan tek erkek evladı imam Zeynel Abidin’dir. Çocuk olduğu için öldürülmemiştir. Bugün Ehlibeyt onun soyundan devam etmektedir. Hz. Peygamberin torununun böyle feci bir şekilde öldürülmesi zaten var olan ehlibeyt sevgisini daha da perçinlemiş ve bir tarafın artık iyice kopmasına sebep olmuştur. Bu kopuşu biz Sünniler çok fazla bilmiyoruz çünkü Emeviler bu olayı unutturmak için çok uğraşmıştır. Mesela aşure kavramı Emeviler döneminde icat edilmiştir. Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım, bu olayı hatırlamayalım mantığı üzerine kurulmuştur. Yoksa bu öyle tatlı yenecek bir gün değildir. Hatta Şii dünyada olayın peşinden gelen 40 gün boyunca süslenme, eğlenme gibi şeyler de yapılmaz.

İşte Şiilik bu temeller üzerinde yükselmiştir. Ve her sene istisnasız bu Kerbela olayı sanki yeni olmuş gibi canlı bir şekilde yaşanır. Böylece tarih bir ideolojiye dönüştürülmüştür. Bugün bile bu ideolojiyi muhafaza edebilmek için bu törenler önemli bir işlev görüyor.

Şiilik bir şemsiye kavramdır. İçerisinde tek bir grup yoktur fakat genel olarak Şiilik dendiğinde Hz. Ali ve Hz. Fatıma soyundan gelen bir silsileden söz edilmektedir. Dolayısıyla birinci imam Hz. Ali’dir. İmamet silsilesi sırasıyla şöyledir: Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Zeynel Abidin, Muhammed Bakır, Cafer Sadık, Musa Kazım, Ali Er-Rıza, Muhammed Et-Taki, Ali En-Naki, Hasan El-Askeri, Muhammed El-Mehdi. Bu sıralama İran’daki anlayış olan İmamiyye anlayışının sıralamasıdır. Caferilik, 12 İmam Şiiliği veya İsna Aşeriyye olarak da anılmıştır.

Şiiliğin içinde dördüncü imam olan Zeynel Abidin’in oğlu olan Zeyd, Emeviler döneminde Hişam bin Abdül Melik’e karşı isyan etmiş ve hilafet bizim hakkımızdır diyerek Ehlibeyt adına ayaklanmıştır. Ayaklanma bastırılarak Zeyd öldürülmüştür ama daha sonra oğlu ve ondan sonra gelenlerle Zeydilik oluşmuş ve bugüne kadar gelmiştir. Bugün Yemen nüfusunun yaklaşık %50’si Zeydi’dir. Zeydilik, Şiilik içerisinde en ılımlı olan ve Ehli Sünnete en yakın olan koldur. Zeydilere göre de imamet hakkı Ehlibeyt’e aittir. Zeydiler’de efdal ve mefdul kavramları vardır: Buna göre, daha faziletli kişi varken ondan daha az faziletli olan kişi de imam olabilir. Yani aslında o dönemde en faziletli olan Hz. Ali’ydi, fakat ondan daha az faziletli olan Ebubekir, Ömer günün ihtiyaçlarına binaen imam olmuşlardır, bu da kabul edilebilirdir. Bu yönüyle Zeydiler, Ehli Sünnet’e yakın kabul edilmişlerdir.

Şiilik içerisinde bir diğer ayrışma Cafer Sadık’ın iki oğlu Musa Kazım ve İsmail arasında olmuş, İsmail’i imam kabul edenler İsmailiyye olarak ayrılmış ve bugüne kadar gelmişlerdir. Bugün İsmailiye’nin 49. imamı Ağahan Kerim el-Hüseyin’dir. Batıni yorumlar içerdiği için İsmailiye’nin İslam dairesi içinde olup olmadığı tartışmalıdır. Çünkü bildiğimiz şekliyle namaz, oruç ve hac ile işleri yoktur. Onlara göre dini metinlerin bir görünen yüzü, bir de görünmeyen, batini tarafı vardır. Mesela orucu imamın emir ve yasakları karşısında sükût etmek, sessiz kalmak, sırrı saklamak olarak yorumlamışlardır. İsmaililer ağırlıklı olarak Pakistan ve Hindistan bölgelerinde yaşamaktadır. Avrupa’da yaşayan Ağahan ailesi ise Avrupa sosyetesinin çok yakından tanıdığı, bildiği zengin bir ailedir. Yaklaşık 10 milyon İsmaili var. Bunlar mükellefiyetleri gereği yıllık gelirlerinin beşte birini imama vermek zorundadırlar, Ağahan ailesinin zenginliğinin bir nedeni de budur. İsmaililer, bulundukları ülkelerin yasalarına, geleneklerine karşı gelmezler. Bu sebeple İsmailileri Hindistan’a gittiğinizde yerel kıyafetleriyle bir tapınağı gezerken, bir İslam ülkesinde ise namazda görebilirsiniz. Onlarda böyle bir takiyye anlayışı hakimdir.

Bu arada ne Zeydiyye ne de İsmailiyye Sünniliğin karşısında yer alan esas Şiilik değildir. Esas üzerinde konuşulması gereken Şiilik bugün İran’ın resmi mezhebi olan 12 imam Şiiliğidir. Güçlü olan Şiilik budur. Zira Şiilik içerisinde diğer mezheplerin oranı anca %5’tir. 12 imam Şiilerinin 200 milyondan fazlası İran’da yaşamaktadır.

Şiilik’teki bu 12 imam anlayışı; 869 yılında doğan 12. İmam, İmam Muhammed’in, 874 yılında kaybolduğu/gizlendiği inancına dayanır. Bunun dışındaki bütün imamlar şehit edilmiştir, 12. İmam ise çocuk yaşta gaybete çekilmiştir (Gizlenmiştir). Bu bir itikat meselesidir. Bu tür tarihi rivayetlere eğer inanıyorsanız amentü oluyor, inanmıyorsanız efsane. Mesela; Hz. Hüseyin ve 72 arkadaşının Kerbela’da katledilmelerinin 40’ıncı gününde Şii dünyası Erbain törenleri düzenliyor. Bu Sünni dünyada yok. Onlar sabah saatlerinde başlayıp yalın ayak yürüyorlar. Çünkü onların âlimlerinin kitaplarında Kerbela toprağından gözüne bir tek zerrecik kaçsa cehennem ateşi sana dokunmaz, orada içtiğin bir yudum su, cennete girmeye vesile olacak gibi rivayetler var ve onlar bu rivayetlerle büyüdüler, biz farklı rivayetlerle büyüdük. Bu yüzden bize efsane gelen şey onlarda itikat, bize itikat olan şey onlarda efsane olarak görülmektedir. İnsanların dini metne yaklaşımında iki tarz bakış açısı vardır: Bir, imanî bakış açısı, bir de aklî okuma. Mesela bir Müslümanın önüne Kur’an-ı Kerim’i koyduğunuz zaman aynen uzak-yakın gözlüğü gibi akıl gözlüğünü çıkartır, iman gözlüğünü takar, öyle okur ve duasını yapar. Aynı Müslümanın önüne İncil’i koyun, iman gözlüğünü çıkarır, akıl gözlüğünü takar, daha ilk okumada bu nasıl kutsal kitap, böyle kutsal kitap mı olur, bunun her tarafını değiştirmişler der. Aynı şeyi Hristiyan’a yapın, Şii’ye yapın fark etmez, aynı sonuç olur. Bizde böyle yapıyoruz. Herkes kendi kaynaklarını iman gözlüğünü takarak okuyor.

  1. imam meselesi özellikle de gaybet konusu mezhepler arasında çok tartışılmıştır. Şii tarihçiler bu gizlilik/gaybet dönemini küçük gizlilik dönemi ve büyük gizlilik dönemi diye ikiye ayırmışlardır: Küçük gizlilik dönemi 874 ile 941 tarihleri arasında iken büyük gizlilik dönemi 941’den başlar ve bugüne kadar gelir. Küçük gizlilik döneminde gaybette olan imam dört kişiyle görüşmüştür fakat sonraki dönemde kendisini gören olmamıştır.

Şii düşüncenin mehdi anlayışı ile, Sünni düşüncedeki mehdi anlayışı tamamen farklıdır. Şii düşüncede gelecek olan 12. imamın kendisi mehdidir. Sünni düşüncede ise gelecek mehdinin sadece sıfatları bilinmektedir. Ama bu sıfatlara da baktığınızda aslında Şii düşüncedeki birtakım vasıflar ile örtüşmektedir. Aradaki fark Sünnilerin mehdi meselesini Şia gibi bir inanç konusu haline getirmemesidir. Sünni düşüncede mehdilik anlayışı daha çok tasavvufta yoğunluk kazanmış ama kelamcı ve fıkıhçılar bunu bir inanç meselesi olarak görmemiş, “İnanan inanır, inanmayanın imanına bir zarar gelmez.” demişlerdir. Ama Şia’da inanç esaslarında tevhit, nübüvvet, mead, adalet ve imamet vardır. Ama kadere iman yoktur. Kendi kaderini kendin yaratırsın. Hz. Hüseyin’inki de bir kadercilik değildir, sonuçta bir mücadele için Kûfe’ye gidiyor, bir karşı çıkışı, bir isyanı var ama bu benim kaderim demiyor. İmam Zeyd de öyledir; hakkını kılıçla aramak için yola çıkıyor.

Bugün Şiilikle Sünniliğin tartıştığı üç tane sıkıntılı alan var. Bunlardan birisi bu “imamet” konusu, birisi “sahabe” konusu, bir diğeri de “Kur’an” meselesidir.

Şiiler siyasetle diyaneti ayırmamış ve tek şahısta toplamışlardır. Nasıl ki peygamber ilahi bir bilgi, vahiy taşıyorsa, imamın da ilham adı verilen başka bir ilahi bilgiyi taşıdığına inanılır. İmam ilahi bilgi taşıdığı için masumdur. Masumiyet meselesi Sünnilerle, Şiiler arasında oldukça tartışılmıştır. Çünkü Sünnilikte peygamberler dışında bir masumiyet söz konusu değildir. Ayrıca bu ilahi bilgi meselesi de tartışmalıdır. İlham meselesinin Sünni kelamcılar ve fıkıhçılar tarafından üstü çizilmiştir. Ancak Sünni tasavvufçular imamet meselesini şeyh, veli kavramlarına benzeterek ilham kavramına karşı çıkmamışlardır. Aralarında böyle bir etkileşim olmuştur. Fakat aralarındaki fark, Şiilikteki imamet meselesi inanç esası iken, Sünnilikte bir şeyhe bağlanmak tercih meselesidir.

Sünniler ve Şiiler “hadis” konusuna da farklı yaklaşmaktadır. Sünnilerde hadisin sağlam olması için rivayet zincirinin Hz. Peygambere kadar gitmesi gerekir. Şiiler’de ise 14 masum kavramı vardır. 12’si az önce saydığımız imamlardır. Onlardan sonra Hz. Fatıma ve Peygamberimiz gelir. Şiilikte hadis zinciri mutlaka bu 14 kişiden birine ulaşması gerekir. Bu 14 kişiden birine ulaşmayan rivayet, hadis değeri kazanmaz. Yani onlar için imamların sözü de hadistir. Çünkü onlar masumdur ve ilahi bilgiye yani ilhama muhataptırlar.

Sünnilik ve Şiilik arasındaki bir diğer tartışmalı mesele “sahabe” meselesidir. Şia’ya göre sahabenin hepsi adil değildir, içlerinde kafir olanlar, münafık olanlar da vardır. Sadece Hz. Ali’nin ve Ehlibeyt’in yanında duranları adil ve makbul görmeleri Sünnilik açısından sıkıntılı kabul edilmiştir. Çünkü Sünni düşüncede ashabın hepsi muhteremdir ve saygıya layıktır.

Diğer bir mesele Kur’an meselesidir. Bugün Şiilerin elindeki Kur’an ile bizim elimizdeki Kur’an aynıdır, sadece yorum farklılıkları vardır. Fakat Şiilerin tarihi metinlerine bakıldığı zaman özellikle hadis kaynaklarında Hz. Ali’ye ait bir Mushaf’ın olduğu, daha sonra o Mushaf’tan Ehlibeyt ile ilgili bir çok hükmün çıkarıldığı yönünde ciddi rivayetler vardır.

Ehli Sünnetin, Şiiliğe bakışına gelirsek bir resmi bakış açısı bir de halkın bakış açısı vardır. Resmi bakış açısı Caferiliğin hak bir mezhep olduğu, arkalarında namaz kılınabildiği, kestiklerinin yenilebilir olduğu yönündedir. Ama halkın bakış açısı biraz daha farklıdır. Şiilerin Müslüman olup olmadığını sorgulayanlar dahi vardır.

Şiiliğin bir de Fars boyutu vardır. Fars kültürü binlerce yıllık geçmişi olan bir kültürdür. Hatta o dönemin belli bayramları, mihrican, nevruz vs. hala resmi bayram olarak kutlanmaktadır. Bunun yanında 12 rakamı yine kutsal bir rakam sayılmıştır. Tıpkı diğer kültürlerdeki İsrail’in 12 kabilesi, 12 havari, Olimpus’lu 12 Tanrı gibi. Karşılaşan her kültür birbirini etkilemiştir. Şiilikte bu etkileşim daha fazladır. Çünkü muhalif ve dışlanmış bir hareket olarak görüldükleri için, kendilerini o psikoloji ile tanımlamışlardır. Bu yüzden İran devriminde de öne çıkan kavram mustazaflık/ ezilmişlik olmuştur.

Hazırlayan: Zeynep Sena Karataş

Not: “Bu metin, Öğr. Gör. Mehmet Toprak Hocamızın 9 Kasım 2017 tarihinde Hazar Derneği’nde gerçekleştirdiği “Şiilik” başlıklı seminerin deşifresinden hazırlanmıştır. İzinsiz alıntılanması ve yayınlanması yasaktır.”

Önceki Yazı

Çağdaş İslam Akımları

Sonraki Yazı

Yerel Bir Dünyevileşme Modeli Denemesi: ‘Özerk Dünyevileşmeler’

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir