Osmanlı’dan Günümüze Modernleşme

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

 Araştırma Görevlisi Ohannes KILIÇDAĞI

7 Şubat 2009

 

 

Osmanlı /Türk modernleşmesi konusuna girmeden önce kısaca modernleşme nedir ona bakalım. Modernleşme aslında, tabirin kendisinden de anlaşılacağı üzere bir süreç, belli bir zaman dilimine yayılan, toplumsal temeldeki birtakım sosyal değişmelerdir. Modernleşme için başlangıç noktası şudur demek zordur. Ama kabaca söyleyecek olursak, 16. yüzyılda özellikle batı Avrupa’da şekillenmeye başlayan yeni toplum düzeni; yani yeni değerlerin, yeni normların ortaya çıkışıyla başlayan süreçtir. Modernleşmenin birçok alt başlığı, modernleşmeyi modernleşme yapan birçok değer vardır. Mesela bir tanesi bireyselleşmedir. Yani toplumda cemaatlerin yerini bireyin alması veya vurgunun cemaatlerden bireye kaymasıdır. Bir diğeri rasyonelleşme, akılcılaşma; özellikle Avrupa’da dini ve metafizik düşüncenin yerine akıl ve rasyonel düşüncenin geçmesidir. Bir başka unsur şehirleşme; modernleşme demek biraz şehirleşme demektir. Öte yandan modernleşme demek ekonomi alanında sanayileşme demektir. Yani nüfusun büyük bir kısmının tarımdan ziyade sanayide çalışması demektir. Tabi modernleşme durağan bir süreç değil, ilerliyor ve bugün aslında sanayileşmenin de ötesine geçilmiş durumda. Yani hedef artık sanayileşme değil. Bugün asıl olan bilgi, hizmet ve iletişim sektörünün ön plana çıktığı bir toplumdur. Modernleşmenin içindeki bir başka süreç, uzmanlaşma; hem ekonomide hem de bürokraside uzmanlaşma. Geleneksel toplumlarda herkes her işi yaparken, modern toplumlarda belirli bir kişinin bir konuda uzmanlaşması, onu çok iyi yapması beklenilir ki modern mekanizmada kendine ait bir yer bulabilsin, katkıda bulunabilsin. Bununla bağlantılı olarak modernizmin başka bir veçhesi bürokratikleşmedir. Yani bürokrasinin kapsama alanının genişlemesi ve insan hayatına gitgide daha fazla hâkim olmasıdır. Modernleşme aynı zamanda siyaseten merkezileşme demektir. Geleneksel toplumda veya modern öncesi toplumda merkezi devletten nispeten bağımsız, özerk odakların varlığına tahammül edilirken, modern devlet böyle şeylerden, merkezkaç kuvvetlerden hoşlanmaz. Kendinin hüküm sürdüğü coğrafyada daha fazla hâkimiyet ister. Bu anlamda modernleşme dolayısıyla merkezileşme demektir. Çünkü modern devlet, kontrol etmek isteyen devlettir. Yani elindeki kontrolü mümkün olan en üst seviyeye çıkarmak ister. Mesela nüfus sayımları ve haritalar aslında modern devletin kontrol mekanizmalarıdır.

Hem coğrafyasını hem de vatandaşlarının özelliklerini bilmek ister. Şimdiye kadar saydıklarım modernleşmeyi her ne kadar salt olumsuz bir şey gibi gösteriyorsa da aslında modernleşme kendi içinde olumlu olumsuz her türlü potansiyeli barındırır. Mesela modernizmin içinde bireyi özgürleştiren, insan haklarını ön plana çıkaran, temel haklar sağlayan özgürleştirme felsefesini de taşıyan bir damar da var. Ama öte yandan herkesi bağlarından koparıp daha kolay kontrol edilebilir hale getirecek mekanizmalar da var. Yani bireyi baskıdan kurtarıp özgürleştiren mekanizmalar da var, kontrol edip baskı kuran mekanizmalar da var. Önemli olan iktidar sahiplerinin bunu ne yönde ilerleteceğidir. Tabii bir de modernizmin evrensellik iddiası var. Yani modernizmin ileri sürdüğü fikirlerin tüm insanlık için tek doğru olduğu iddiası var. Bu tek doğru bilim ve akılcı düşünce yoluyla bulunur. Sonra bu diğer kültürlere, diğer insanlara aktarılır. Çünkü bu doğru tektir ve herkes için doğrudur. Kimisi inandığı için kimisi de bir meşrulaştırma aracı olarak bu düşünceyi kullanır. Biliyorsunuz Avrupalı toplumlar sömürgeleştirdikleri ülkelere bu tek doğruyu, iyiyi, güzeli götürdüklerini iddia ederler. Kısacası modernleşme, komplike bir şeydir.

Osmanlı /Türk modernleşmesinde de aynı yöne doğru ilerleyen ama farklı mecraları olan birtakım süreçler içerdiğinden bahisle bu girişi yaptım. Osmanlı /Türk modernleşmesi bu birtakım süreçleri bir ölçüde kapsar, bir ölçüde kapsamaz. Hala da bir takım sorunlarımızın kaynağında bu bir takım süreçleri geçememiş, aşamamış olmamız vardır. Bu süreçlerde bir senkronizasyon da yoktur. Bazı ülkeler bu sürece daha erken başlamıştır, bazıları daha geç. İşi karmaşıklaştıran şey de budur. Aynı anda başlamayan süreçlerden bahsediyoruz. Bunlar her yerde aynı şekilde tezahür de etmez. Her coğrafyanın kendine ait bir kültürü var. Hepsinin üzerinde aynı etkiyi barındırmadığı gibi aynı sonucu da doğurmaz. Modernleşme yukarıda bahsettiğim süreçlerin hepsini kapsar. Tek bir tanım yapmak zordur. Modernleşme kendi içinde çelişkili durumlar da barındırır. Ne tarafa çeksen o tarafa gidebilecek potansiyeli vardır.

Şimdi Osmanlı /Türk bağlamına girecek olursak; her batı dışı kavram gibi aslında modernleşme hem Osmanlı hem Türkiye için batılılaşma demektir. Çünkü modernleşmenin çıkış yeri batı Avrupa kültürüdür. Osmanlı Türk modernleşmesi dediğimiz zaman büyük ölçüde batılılaşmadan bahsediyoruz demektir. Peki, bu batılılaşma “batı gibi olma, batı Avrupa gibi olma” Osmanlı’ya hangi vesileyle girdi? Kabaca söyleyecek olursak 16. yüzyılın sonlarında 17. yüzyılın başında Osmanlı’da işlerin eskisi gibi iyi gitmediği fark edilmeye başlandı. Yani eskisi gibi askeri başarılar birbiri ardına gelmemeye başladı. Eskisi gibi toplumun refahı artmamaya başladı. Tam tersine ekonomik vaziyet bozuldu. Bunu fark eden devlet adamları, bürokratlar bu durumu açıklamaya çalıştılar. Bu işler niye Kanuni zamanındaki gibi, Fatih Sultan Mehmet zamanındaki gibi düzgün gitmiyor? Peki sorun nerde diye soranların ilk cevabı aslında batı ile ilgili değildi. Bunun için önce batıya bakmadılar, hatayı kendilerinde aradılar. “Biz Kanuni ve Fatih dönemindeki toplum düzenini ve o zamanki uygulamaları bozduk, onlara geri dönersek eski gücümüze ve eski refahımıza kavuşabiliriz” dediler. Bu dönemde yani 16. yüzyılın sonu, 17. yüzyılın başlarında batıyla karşılaştırmalı bir bakış henüz yok. 17. yüzyılın sonu, 18. yüzyılın başlarında bu yaklaşım değişmeye başlıyor. Batı Avrupa karşısındaki askeri başarısızlıklar insanları “Avrupa’daki gelişmelere ayak uyduramadığımız için mağlup oluyoruz, dolayısıyla Avrupalılardan öğrenmemiz gereken şeyler var”, düşüncesine itiyor. Ama öğrenilmesi gereken şey ilk başlarda askeri tekniklerle sınırlı kalıyor. İlk kez 18. yüzyılda batıya bakmaya başlıyor insanlar. 18. yüzyıla sadece duraklama dönemi diye baktığımız zaman oradaki değişimi ve sebeplerini göz ardı etmiş ve o yüzyılı basitleştirmiş oluruz. Başarının sadece askeri başarı olarak görülmesi, 18. yüzyılın başlarının bir kalkınma, sanat, mimari vs. dönemi olduğunu gölgelemiştir. 18. yüzyılda ticaretin serbestleşmesi veya devlet dışı özel yerlerde sermaye birikiminin başlaması, ayanların merkezkaç kuvvet olarak ortaya çıkması önemlidir. Yeni yeni süreçler bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun içine girmeye başlıyor.

Türkiye’de veya Osmanlı’da modernleşme hep devleti kurtarma meselesi olarak gündeme gelmiştir. Bu 17. yüzyılda da,19. yüzyıl hatta 20. yüzyılda da böyle olmuştur. Bütün dava devleti kurtarmaktır. Osmanlı’da ve Türkiye’de modernleşme hep devlet odaklı olarak düşünülmüştür. İnsan odaklı, bireyin özgürlüğü odaklı düşünülmemiştir. Yine de modernleşmeye herkes aynı perspektiften bakmamış, batıdan alınan değerler, uygulamalar hep aynı şekilde karşılanmamıştır. Kimileri bu durumu onaylarken kimileri muhalefet etmiştir. Tanzimat dönemi modernleşmesi batılılaşma olarak görülür. Hatta batılılaşmacı kesimin muhafazakâr kesime karşı aldığı bir galibiyet olarak düşünülür. Ancak muhafazakâr kesimin de Tanzimat’a çok katkıda bulunduğunu söyleyenler de var. Dolayısıyla bu olaya ilericilik-gericilik üzerinden bakmak bana çok doğru görünmüyor. Avrupa’da modernleşme devletlerden gelen bir şey değildir, tabandan gelmiştir. Türkiye’de modernleşmenin arzulanan seviyede başarılı olmamasının nedenlerinden biri de bunun toplumsal bir tabanının olmamasıdır. Osmanlı /Türk modernleşmesinin taşıyıcı unsuru bürokrasidir. Avrupa’daki modernleşmeyle farkı da budur. Rusya, Japonya, Türkiye’de modernleşme dediğimiz zaman bu ülkeleri batıyla kıyaslıyoruz demektir. Ama batıda modernleşme dediğimiz zaman batıyı kendi geçmişiyle kıyaslamış oluyoruz.

18. yüzyılda yaşanan Lale Devri, kimilerine göre yozlaşmadır. Ama diğer yandan baktığımızda matbaanın kurulması, yayıncılık faaliyetleri, kültürel ve mimari alanda gelişmeler var. Nispeten bir barış dönemi hâkimdir. Hatta küçükte olsa birtakım toprak kazanımları da olmuştur. Ama sonuçta halk isyanı ile sona erdirilmiştir. Sonrasında olan Rus Savaşı, İmparatorluğun en uzun ve çöküşte en etkili savaşı olmuştur. Daha sonra tekrar bir reform dalgası geliyor. Bu sefer batılılaşmanın sadece askeri alanda olmaması gerektiği düşünülüyor. Kurumlar ve zihniyet olarak da Avrupa’dan bir şeyler öğrenmeliyiz fikri ortaya atılıyor. Bunun en çok bilinen örneği, II. Mahmut ve III. Selim dönemleridir. Artık yavaş yavaş batı kurumları, batı bürokrasisi ve batı eğitim sistemi ithal edilmeye başlanıyor.

19. yüzyıl her anlamda ikili bir düzendir. Yani bir yandan eski kurumları, düzenleri muhafaza ederken, bir yandan onun yanına yeni kurumlar ve yeni uygulamalar da konmaya başlamıştır. Bu durum mesela eğitimde şöyle bir ikiliğe yol açıyor; çocuklar ilkokulda daha çok dini eğitim alırken yüksekokulda daha modern kurumlara geçiyor. Bu onlarda ikili veya çelişkili bir dünya görüşü yaratmaya başlıyor.

Osmanlı’ya birçok yenilik ordu vasıtasıyla girdi. Mesela modern topçu teknikleri öğrenmek için matematik, geometri bilmek lazım. Bu yüzden geometrinin, modern matematiğin öğretileceği bir kurum açıyorsunuz. Böylece Osmanlı’ya askeriye vasıtasıyla başka bir modern kurum girmiş oluyor. Bu sefer de sivil eğitim ve askeri eğitim gibi bir ikilik ortaya çıkmış oluyor. Bu ikilik sadece eğitimle alakalı da değil. Hukuk alanında da Şer’i mahkemeler ve nizami mahkemeler gibi bir başka ikilikte var.

18. yüzyılda modernleşmenin önündeki engeller günümüzle benzeşiyor. 18. yüzyıla bakacak olursak bunlardan bir tanesi, uluslararası siyasetteki manevralardır. Mesela Osmanlı’nın Fransa ve Rusya arasındaki çekişmenin bir alanı haline gelmesi, Fransa ve Rusya’nın Osmanlı’nın siyasetine müdahale etmesidir. Mesela Fransızların Osmanlıdaki Katolikleri, Rusya’nın ise Ortodoksları savunması ve bunun Osmanlı’yı yıpratması gibi. Yukarıda bahsettiğimiz Rus Savaşı’na girilmesinde Fransa’nın rolü var. Bu tür çekişmeler, savaşlar, olaylar reform çalışmalarını büyük ölçüde sekteye uğratıyor. Hem maddi anlamda –çünkü kaynaklar reforma akacağına buraya akıyor-, hem de ideolojik anlamda yıpratıcı oluyor. Ayrıca batıya karşı düşmanca bir bakış da ortaya çıkıyor. Tabi madalyonun öbür yüzü de var; Avrupa’daki anti-İslam ve anti-Türk bakışı. “Bunlar adam olmaz, bunlar modernleşemez, bunlar zaten yüzyıllardır doğunun Hıristiyanlarını baskı altında tutuyorlar.” vs. gibi. Böylece dıştaki reform karşıtlarıyla içteki reform karşıtları buluşmuş oluyor. Bu iki modernleşme karşıtı kesim de dini kullanarak muhalefet yapıyor.

18. yüzyılın önemli düşünürlerinden biri olan Ahmet Resmi, Viyana’daki gözlemlediği şeyler üzerine sefaretname yazıyor. Batıya askeri tekniklerin de ötesinde bakarak, batının devlet ve toplum işleyişini anlamaya çalışıyor. Oradan yola çıkarak diplomasinin önemine vurgu yapıyor ve onun gibi düşünürler sayesinde ilk defa Paris, Viyana, Londra ve Madrid gibi Avrupa’nın önemli yerlerinde 1790’larda daimi elçilikler açılıyor. Bu mesele bir kaç açıdan önemli. Öncelikle kıyaslamalı düşünce kurumsallaşıyor ve devamlılık kazanıyor. Ayrıca Tanzimat dönemindeki uygulamaları hayata geçirecek devlet adamları bu elçiliklerde Avrupa’yı az- çok bilen insanlar olarak yetişiyor. Sonra bunlar dönüp 19. yüzyılda Tanzimat Dönemi reformlarını gerçekleştiriyorlar.

1789’da Fransız İhtilali’nin gerçekleştiği sırada tahta çıkan III. Selim ve II. Mahmut reformcu padişah olarak biliniyorlar. III. Selim hem askeri reformları genişletiyor, bütün bir orduyu yenilemeye çalışıyor, hem de reformların kapsama alanı içerisine başka şeyleri de alıyor. Mesela hemen hemen ilk defa bu dönem ekonominin öneminin farkına varılıyor. Yeni ticaret filosu oluşturmak ve vergi sistemini daha verimli hale getirerek reform çabalarına bir yenisi daha eklenmeye çalışılıyor. Çok başarılı olunamıyor ama reform anlayışı bir adım daha ileri gidiyor. Burjuva sınıfı ise ancak 1900’lerin ikinci yarısında devlet eliyle oluşturuluyor. III. Selim askeri kurumların yanına sivil kurumları da ekliyor. Her şeye rağmen askeri reformlar yine ön planda. Orada da üç tane temel yaklaşım var. Biri “eskiyi iyileştirelim”, diğeri “yeni bir şey getirelim ama eskiye dönüyormuş gibi yapalım”, ötekisi “eskiyi kökten kaldırıp yerine yeniyi koyalım”. Ama 19. yüzyılda devletin gücü yetmediği için eskiyle yeni bir arada olmaya devam ediyor. Bu ikiliğin ortadan kaldırılmasına en çok yapılan devrimlerle Cumhuriyet döneminde yaklaşılmış oluyor. Kısa sürede birçok değişiklik yapmaya çalışmak, büyük ölçüde zorla oluyor.

Tanzimat dönemi üstünde biraz durmak gerekirse; Tanzimat hem fermanın kendisi, hem de dönem olarak hep radikal modernleşme dönemi olarak anlatılır. Buna çok yanlış diyemem ama o belgenin altında ulemadan da olmak üzere on sekiz, on dokuz kişinin imzası var. Yine de Tanzimat; modernleşmeci, yenilikçi kesimin bir eseri olarak görülüyor. Hâlbuki şunu da göz önünde bulundurmak lazım; tarihte hep modernleşmeciler bir tarafta muhafazakârlar başka bir tarafta birbiriyle çatışan gruplar değildir, bunlar zaman zaman da uzlaşırlar. Dolayısıyla Tanzimat fermanını az-çok bir uzlaşma metni olarak da görebiliriz. Tabii bu düşünce tartışmaya açıktır.

Tanzimat Fermanı bir anayasa olarak anlaşılmamalıdır fakat padişah iradesini yayınlamıştır. Devlet sistemi merkezileştirmeye çalışıyor. Zaten merkezileşme aynı zamanda modernleşmedir. İşte Tanzimatçılar aynı zamanda bunu uygulamaya çalışıyor.
19. yüzyılın önemli bir hareketi de anayasa hareketidir. Bunun büyük ölçüde temsilcisi de sonradan Yeni Osmanlı ismini alan bir gruptur. Bunlar anayasa ve temsili bir meclis talep ediyor, hürriyet istiyorlar. Bunlar Tanzimat paşalarını Batı taklitçiliğiyle suçluyorlar, Tanzimat yönetiminin Müslüman kitleleri içine düşürdüğü yoksulluk, devletin Avrupalı güçlere bağımlı hale gelmesini eleştiriyorlar. Hem ekonomik anlamda Avrupa’ya bağımlı, hem devletin varlığı Avrupalı güçler arasındaki çekişmeye bağlı diyorlar. Bunun yanında tabi padişahın mutlak otoritesini, müsrifliğini, aşırı harcamalarını da eleştiriyorlar. Yeni Osmanlıların birtakım ortak noktaları var ama bazı noktalarda da çok farklı düşünenler de var. Yeni Osmanlılar derken Şinasi’yi de, Ali Suavi’yi de, Namık Kemali’de, Ziya Paşa’yı da kastediyoruz. Mesela Ali Suavi daha aktivist, daha devrimci, Şinasi batılılaşmayı savunurken, Namık Kemal İslami değerleri düşünüyor. Namık Kemal ve Ziya Paşa gibiler yeni anayasa taleplerini İslami terminolojiyi kullanarak yapıyorlar. Diyorlar ki; “biz meclis istiyoruz. İslam’da da bu meşveret, şura olarak var zaten”. Tabii bunların içinde samimi olmayanlar da var. Yeni Osmanlıların kafası çok netti diye düşünmekte yanlış olur. Hürriyet derken ne kastediyorlardı? Hürriyet isteriz derken –özellikle Jön Türkler- istedikleri sadece anayasanın yeniden yürürlüğe girmesi miydi? Hürriyet ilan edildikten sonra görüldü ki özellikle Jön Türkler dediğimiz grubun öyle derinlere inen bir özgürlük anlayışı yok. Şunu da belirtmek lazım, Yeni Osmanlılar dediğimiz grupla Jön Türkler dediğimiz grup arasında da fark var. Yeni Osmanlılar daha muhafazakâr, Jön Türkler ise daha radikal ve pragmatistti.

Bir de literatürde muhafazakâr modernleşme diye bir şey vardı. İslam’ın modernleşmeye engel olmadığı tam tersine modernleşmeyi onayladığını söyleyen, Avrupa’nın hiçbir şeyini, modernizmi reddetmeyen ama İslam’ı da tam olarak uygulamaya çalışan bir kesim de vardı.

Aslında modernleşmenin bir süreci de vatandaş kimliği yaratmadır. Cumhuriyet döneminden önce bu çabalar ortaya çıkmaya başlıyor. Mesela 1869’da çıkan Tabiiyet-i Osmaniye Kanunnamesi var. Bu kanunname dini ve etnik kimliklerden bağımsız bir vatandaşlık tarif etmeye çalışıyor. Bu kanunname aslında Osmanlı tabiiyetindeki kişilerin kontrolsüz bir şekilde başka ülke tabiiyetine geçmeleri ve ondan sonra başka ülke tabiiyeti olarak Osmanlı’dan bir takım taleplerde bulunmalarına önlem olarak ortaya çıkmıştır. Bu kanunname Osmanlıdaki vatandaşların başka ülkelere geçmemesi için çıkarılmıştı. Dini ve etnik kimlikten bağımsız vatandaş olunabiliyordu. Modernizmin bir ayağı da yönetiminiz altındaki kitleyi bir tebaa olarak değil vatandaş olarak devlete bağlamaktır. Siyaseten modernleşmenin en önemli gereği budur. 1908 devrimi bu anlamda çok iyimser bir devrimdir. Anayasanın tekrar ilanı, dinine, etnik kimliğine bakılmaksızın bütün herkesin Osmanlı vatandaşlığı temelinde birleştirileceğine dair güzel hayallerin, umutların olduğu bir dönemdir. Her ne kadar Osmanlı 19. yüzyılda bu çabalara girişmişse de bu eşitliği sağlamada başarılı olamamıştır. Yani vatandaşlık olgusu cumhuriyetle başlamış bir şey değildir. Ancak  geçen bunca zamana rağmen Türkiye hala bunu gerçekleştirememiştir. Türkiye’deki birçok şeyin kavgası da bunun sonucudur. Vatandaşlık aslında yalnız bireyleri devlete bağlamanın bir yolu değil, aynı zamanda bireyleri birbirlerine bağlama yoludur. Müslüman’ı Müslüman’la, Kürt’ü Kürt’le Ermeni’yi Ermeni’yle bağlıyor. Vatandaşlık öyle bir şey olmalı ki rastgele seçilecek herhangi iki kişiyi de birbirlerine bağlamalı. O adamların asgari müştereği işte o vatandaşlık olmalı. Modern bir devlet olarak o adamı vatandaşlıkta eşit statüde bağlamanız gerekir. Türkiye tipik bir ulus devlet olarak kuruldu. Herkesi kapsayacak bir Türk kimliği yaratılmaya çalışıldı. Yalnız Türkiye’de değil mesela Türkiye’nin modeli olan Fransa’ya bakın hala bir Fransız tipolojisi yaratılmaya çalışılır. Aynı problemler orada da var. Mesela bizim Cumhuriyette keşfedildiğini zannettiğimiz spor bayramı, çocuk bayramı 1910’larda zaten ilan edilmişti. Vatandaş yaratmada iki önemli kurum var; ordu ve okul. Küçük yaşta okula gidiliyor, okula gidemeyenler için de ordu var. Bunlar Osmanlı’nın son dönemlerinde vatandaş yaratmak için icat ettiği kurumlardır.

Kısacası, modernizm için şu zamanda başlar şu zamanda biter, içindeki süreçler sıralıdır diye tanım yapamayacağımız gibi bireysel olarak da yapamayız, değişiyoruz hem toplum hem birey olarak. Bugün düşünmediğimi yarın düşünebiliyorum. Zaten ancak monoton bir hayat sürenler değişmez. Şu da var, toplumların değişim hızı da artıyor. Böyle bir sorun da var ama bu anlama çabasına engel değil.

Özeti Hazırlayan: Hatice Polat
Önceki Yazı

Düşünümsel Modernite-Küreselleşme

Sonraki Yazı

Din Sosyolojisi

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir