İntihar, Bağımlılık ve Manevi Danışmanlık

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Prof. Dr. Ali Ayten
17 Mart 2018

Din ve İntihar İlişkisi

Bugün sizlere önce toplumumuzda giderek önem kazanan, intihar konusundan daha sonra da bağımlılık ve manevi danışmanlıktan bahsetmek istiyorum.

Din ve intihar konusu ile ilgili en azından toplumun belli bir kesiminde dinin mutlak surette intiharı önleyeceği tarzında bir ön kabul vardır. İnanan bir kişinin intihar etmesi durumunda büyük günah işlemiş olacağı ve cehenneme gideceği hatta cenaze namazının bile kılınmayacağına inanılır. Ben bugün meseleyi fıkhi açıdan değil, din psikolojisi ve dindarlık açısından değerlendirmeye çalışacağım.

Lisede okurken bizim memlekette dini bütün bir hafız amca intihar etmişti. Ben o zaman bu meseleyi hiç anlamamıştım. Daha önce bu amca zihnine ölme düşünceleri geldiğini etrafındakilere söylemiş fakat etrafındakiler onu azarlayıp Kur’an oku geçer vs. demişler. Birkaç gün sonra adam, eşi evde yokken gusül abdestini almış, tırnaklarını kesmiş, bakımını yapmış ve av tüfeğiyle intihar etmiş. Bu örnek de gösteriyor ki, bir insan ölümden bahsediyorsa onu mutlaka ciddiye almak gerekir. Ben de din psikolojisi eğitimi aldıktan sonra anladım ki, dindarlık mutlak anlamda intiharı engellemiyor. Çünkü intihar eden kişi sadece zevk olsun diye ya da varoluşsal sebeplerle intihar etmez. Başka bir sürü sebebi vardır. Dindarlığın, intiharı düşünmeyi engelleyici bir tarafı var ama eğer zihin hastaysa ve ciddi anlamda psikiyatrik bir problem varsa, insan eninde sonunda intiharı gerçekleştirebilir. O yüzden de gerektiğinde bilimin verileri kullanılmalıdır.

İntihar, dünyada özellikle de gençlerin ölümünde birinci sebeptir. Ülkemizde TÜİK verilerine göre tamamlanmış intihar rakamları yıllara göre değişse de ortalama olarak 3000-4000 civarındadır. İntihara teşebbüs ise bunun 10 katı civarındadır. Bu, trafik kazalarında kaybettiğimiz insanlardan daha fazla bir rakama tekabül etmektedir. Yaşlılardan intihar edenler olsa da, bunların önemli bir kısmı genç ve herhangi bir fiziksel rahatsızlığı olmayan kişilerdir. Bunların sebepleriyle ilgili yapılan araştırmalarda, anlamsızlık, inançla ilgili sorunlar, ergenlikteki kimlik krizleri ortaya çıkmaktadır.

İslam bireyin kendi canına kıymasını yasaklar. Bununla ilgili ayeti kerimede “Kendi kendinizi öldürmeyin, Allah size karşı merhametlidir.” denmiştir. Yine aynı içerikte hadis-i şerifler de vardır. “Kim dağdan kendini atarak intihar ederse cehennemlik olur ve orada ebedi olarak kendini atar, kim zehir içerek intihar ederse cehennem ateşi içinde zehir içer durur. Kim de kendine demir saplayarak intihar ederse cehennemde kendine ebediyyen demiri saplar” gibi. Bu ifadeler bize, o dönemin intihar şekilleriyle ilgili de bilgi vermektedir. Buradan da anlaşıldığı gibi, intihar İslam’da çok net bir şekilde yasaklanmıştır. Katoliklikte ve Ortodokslukta da kesin bir dille yasaklanmış olmasına rağmen Protestanlıkta katı bir yasaklama yoktur. Bu yüzden de, buradan ötenaziye kapı aralanmaktadır. Bazı Avrupa ülkelerinde ötenazi belirli hukuki süreçlere tabi olarak serbesttir. Örneğin ölümcül bir hastalığa yakalanmak ve tedavisinin olmayacağını bilmek, aşırı ağrılar çekmek gibi durumlarda insanlar ötenaziye yönelebilmektedir. Hinduizm ve Budizm’de de intiharla ilgili kati hükümler yoktur.

İntiharın bir sürü sebebi var ama temel olarak eroin, alkol gibi bağımlılıkların intiharı tetiklediği düşünülmektedir. Ruhsal problemler ve depresyon gibi hastalıklarda da intihar nihai nokta olarak görülebiliyor. Din her ne kadar intiharı yasaklasa da bazı referanslarla intihar meşrulaştırılabilmektedir. Maalesef İslam dünyasında şartlar ne kadar farklı olursa olsun nihayetinde kendi canına kıymak olan intihar bombacılığı diye bir gerçek bile vardır.

Toplu intihar olayları Batı’da da vardır. Mesela 1978 yılında Amerika’da Jim Johns’un liderliğinde Halkın Mabedi isimli bir tarikat üyeleri suya siyanür katıp onu içerek topluca intihar etmişlerdir. Son anda vazgeçenleri de liderlerinin vurduğu söylenir ama büyük oranda gönüllü intihar edilmiştir. Bu katliam gibi olayda tam 909 kişi ölmüştür. Yine Cennetin Kapısı isimli bir başka tarikatın üyeleri de 1997’de topluca intihar etmişlerdir. Bu toplu intihar eyleminde de 38 kişi ölmüştür. Bu tür kültler hep vardır. Mesela zaman zaman satanistlerin intiharını da duyuyoruz; Birlikte ayin/ibadet kıvamında intihar ediyorlar. Japonya’da da kültür bunu onaylıyor. Bir insan çok kötü bir iş yapmışsa ya da başarısız olmuşsa kendini öldürerek cezalandırabiliyor. Yani intiharın kültürle alakalı bir boyutu var.

Toplu intiharlarda insanların ikna olması tamamen liderin etki gücüyle alakalıdır. Dini bir argüman içerisinde bir ikna süreci söz konusudur. Halkın Mabedi isimli tarikatın kurucusu Jim Jones, kıyamet zamanının yaşandığını, Harley kuyruklu yıldızının geleceğini, ona tutunup gideceklerini söyleyerek cemaat üyelerini intihara ikna etmiştir. Bu liderler cemaatlerini toplumdan izole etmek için küçük bir köy kurarak kapalı topluma geçerler, böylece müntesiplerinin bütün bilgi kaynakları kendileri olur ve beyin yıkama faaliyeti gerçekleşir.
Bu anlayıştaki cemaatlerde mekânsal bir izolasyon olmasa da aynı kitapların okunması, aynı bilgi kaynaklarından beslenilmesi gibi yine bir kapalı cemaat görünümü ve içeriği kazanmasıyla oluşan beyin yıkama faaliyetleri de olabiliyor. Bu türden marjinal yapılar çok yaygın olmasa da büyük yankı uyandırmışlardır. Mesela tarihimizde çok bilinen bir Hasan Sabbah örneği var. Din çoğunlukla intihara engel olur fakat anlattığım bu örneklerde olduğu gibi dinin içeriğini farklı doldurarak kişi ya da grupları intihara yönlendirenler de olmuştur. Din burada kişileri intihara yönelten işlevsel bir araç haline getirilmiştir.

Manevi danışmanlık

Ruhsal rahatsızlıklardaki dini belirtiler özellikle manevi danışmanlık yapan insanların dikkat etmesi gereken hususlardan biridir. Çünkü dini kültür içerisinde yaşan kişilerde hastalıklar da dini içeriklerle ortaya çıkar. Hemen hemen tüm toplumlarda depresyon, şizofreni gibi evrensel hastalıklar vardır, ancak belirtileri kültürden kültüre değişir. Bazı hastalıklarda, sanrı dediğimiz gerçek dışı düşünme biçimleri vardır. Bunlar bizim kültürümüzde kurtarıcılık iddiasıyla ortaya çıkabilir; Kişi kendini mehdi, peygamber hatta tanrı olarak görebilir.

Fakat uzmanlar için asıl problemli olan mesele kişilik bozukluklarıdır. Kişilik bozukluğu halinde ortaya çıkan sanrıların bilinmesi çok da mümkün değildir. Bu kişiler söylediklerini çok fazla inanarak söylerler. Normalde bilimsel bir perspektifte insanlar benim bildiğim bu, ama bu da yanlış olabilir derler. Fakat bu tür bir zihin, “bu böyledir, Allah bunu emrediyor” der. Kendilerinden çok emin konuştukları için insanlar üzerinde çok etkili olurlar, ne söylerlerse itirazsız kabul edilir. Bu tür durumlarda insanları psikiyatriste de yönlendiremezsiniz çünkü hasta olduklarını da kabul etmezler. Kişilik bozukluğu olan insanlar çok zeki insanlardır. Bazen iyi eğitim almış veya çok güzel konuşabilen insanlar olabilmektedirler.

Bizim toplumumuzda bu tarz psikiyatrik vakalar bazen de cinlerin tasallutuyla açıklanır. Bir insanın cinlendiğinin topluma söylenmesi çok ciddi bir problemdir. Bir yandan Kuran-ı Kerim’de var oldukları söylendiğinden cinler için yok da denemez. Fakat öte yandan da bu tarz yaftalamalara engel olmak gerekir. Böyle vakalarda, din ve sağlık alanının bilgisini bir araya getirip öyle konuşulmasında yarar vardır. Örneğin cinlere kapılmış olduğu düşünülerek bir yatıra götürülen ve oradaki uygulamalara maruz bırakılan kişi, daha da kötü hale gelebilir. Bu kişi bir psikiyatra getirildiğinde ancak 6 ayda normal sağlığına kavuşabilmektedir.

Beyinin kimyası bozulunca insanlarda sanrılar ve varsanı denen gerçek dışı düşünme ve görüntü veya duyu dışı idrak başlayabilir. Duyu dışı idrak, duyumsama süreci olmadan algılamaya başlamaktır. Beyin, kendi içindeki imgeleri değiştirerek bu kişileri gerçekmiş gibi sunmaya başlar. Ve bu kişiler artık ben biriyle konuşuyorum, bana geliyorlar gibi düşünmeye başlar. Buralar artık kritik eşiktir. Psikiyatristler bunu bilimsel şekilde değerlendirip öyle tedavi önermelidir.

Olayın bir diğer tarafında ise, Psikiyatristlerin konuya alayvari yaklaşımı gelmektedir. Psikiyatrların, insanın kültürel olarak ortaya çıkış biçimiyle dalga geçmek, alaya almak, hadi göstersene demek yerine anlamaya gayret etmek ve manevi danışmanla işbirliği içinde çalışmaları gerekir. Bu şekilde kişinin ikna edilip belli bir süre sonra tedavi edilmesi mümkündür. İnterdisipliner çalışmak kişinin tedaviyi kabul etmesi açısından daha etkili olabilir.

Tanrıyla konuşma, Allah’ın, Peygamberin, şeytanın sesini duyma Hıristiyan kültürde çok yaygındır. Onlarda Hz. Meryem’i sabah düşünüzde gördüğünüzü söyleseniz Hıristiyanlar size itiraz etmezler. Exorsizm denen cin çıkarmaya benzer ritüelleri de çok yaygındır. Doğal olarak dini içerikli varsanılar, gerçek halüsinasyonlar ve gerçek dışı düşünme biçimleri dini toplumlarda çok fazla görülür. Mesela Amerika’da yaklaşık %29-39 oranda şizofreni, %15-22 oranda bipolar olan kişilerde dini halüsinasyon tespit edilmiştir. Bu şu demektir; Şizofreni ve bipolar olan hastaların ortalama %20-30’unda dini belirtiler ortaya çıkmıştır. Japonya’da oran biraz daha düşer çünkü daha kültür bazlı ve seküler bir toplumdur. Suudi Arabistan’da dini içerikli halüsinasyonların daha fazla olduğu bulgulanmıştır. İngiltere’de obsesif kombülsif bozukluklarda, %5 dini içerik varken, bu oran, Mısır ve Suudi Arabistan’da %50-60 civarındadır.

“Mehdilik, Bizim tembelliğimizin adıdır.”

Mehdilik gibi konular ise toplumların biraz başa çıkma süreciyle alakalıdır. Aliya, “Mehdilik bizim tembelliğimizin adıdır.” demiştir. Müslüman toplumlar sıkıştıklarında, her taraf kan gözyaşı olduğunda mehdi gelse gelse bu vakitte gelir diye düşünmeye başlarlar. Toplumsal bir zemin de vardır aslında. Mani, şizofreni, şizoefektif bozukluklar da bunu destekleyince kişilik problemlerinde bunlar daha çok ortaya çıkar. Kişinin etrafında bunu da besleyen bir grup varsa, mesela, yüzlerce insan bu kişinin mehdi olduğuna inanıyorsa, kişi bunu devam ettirir. Bu durum, insanın hırsıyla alakalı da olabilir. Ün, şan, şöhret, insanları kontrol etmek gibi dürtüler de bunu tetikleyebilir. İnsanın en temel özelliklerinden biri, güç hırsıdır. Psikologların güç istemi dediği bir şey vardır. İnsanlar kontrol etmeyi seven varlıklardır. En önemlisi de sırtımızı dine yasladığımız zaman daha güçlü bir şekilde bunu sağlayabilme inancıdır.

Mutluluk, Dindarlık Sağlık İlişkisi

Biraz da mutluluk ve dindarlık ilişkisinden bahsedelim. Özellikle 2000’li yıllardan sonra psikologlar biz hep insanın kötü tarafını konuşuyoruz dediler ve “insanda iyi olan nedir” sorusunu sordular. Buradan da, mutluluk, iyi oluş, iyimserlik, erdemler gibi konulara yöneldiler. İnsandaki bu yönlerin bir çok açıdan dindarlıkla da ilişkisini kurdular. Bu yaklaşımlarla birlikte sağlık tanımı da değişti.

Dünya sağlık örgütü daha önce fiziksel ve ruhsal açıdan ya da sosyal açıdan herhangi bir problemin olmamasını sağlık olarak tanımlarken günümüzde bunların yanına “iyi oluş” da dahil edildi. Sadece herhangi bir hastalığın olmaması yetmez aynı zamanda mutlu olmak da sağlığın bir göstergesidir dediler. Geçenlerde yapılan dünya mutluluk araştırmasında Türkiye’de oran %70’lerde çıkmıştı. İskandinav ülkeleri daha önde çıkarlar çünkü insanların refah seviyeleri daha iyi ve problemlerden daha uzaktırlar. Varoluşsal problemler orada da var ama genel olarak mutlulukla ilgili böyle bir tablo var. Oradaki insanların hayat kalitesi ve mutluluk tanımları bizlerden biraz daha farklı.

Mutlulukla dindarlık arasında genellikle bir bağlantı kurulur. Ancak Mutluluğu etkileyen temel etmenler içine ekonomik durum çok konmaz. Çünkü, mesela Afrika gibi herkesin aynı oranda fakir olduğu ülkelerdeki insanlar mutlu olabiliyorlar. İnsanı mutsuz eden yaşanılan toplumda gruplar arasındaki ekonomik farktan doğan hiyerarşidir; Üst kesimle alt sınıf arasında uçurum varsa mutluluk çok beklenemez. Herkesin güzel ayakkabılar giydiği, çocuklarının ihtiyaçlarını karşıladığı bir yerde temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak şekilde zorluk çeken insanların mutlu olması pek mümkün değil. O yüzden din, zekat, sadaka gibi ibadetleri bu toplumsal krizi çözmek için koymuştur.

İslam dünyasında mutluluk, farklı algılanır; Bizler mutluluğu sadece bu dünyayla alakalı görmeyiz. Bazen insanlar erdemli şeyler ortaya koyabilmek, hakkı, adaleti sağlayabilmek için sıkıntı çekilebilir bundan dolayı da mutsuz olmadığı gibi mutlu bile olabilirler. Örneğin peygamberler çektikleri sıkıntılara rağmen mutlu insanlardı çünkü kendilerince bir davaları vardı ve onu gerçekleştiriyorlardı. O yüzden bizim için mutluluğu sadece bu dünyayla açıklamak çok da yeterli değildir.

Mutluluk konusunda biyolojinin ve genetik faktörlerin %50 oranında etkili olduğu görülmektedir. Yani mutlu olmanın biyolojimizle alakalı bir tarafı da var. Yüzde 10’u da demografik faktörlerle alakalıdır; Kadın ya da erkek olmak, kırsal bir alanda ya da şehirde yaşamak, zengin ya da fakir çocuğu olmak gibi unsurlar genellikle elimizde olmayan, önceden belirlenmiş unsurlardır. Yine de meselenin %40’ı bireye bağlıdır ki, bu önemli bir orandır. Bireye bağlı olan %40’ın içerisinde amaca yönelik davranışlar göstermek ve erdemler vardır. Erdemli bir hayat mutluluğu getirir.

Dini emirler sağlığımızı korumada prensip haline gelemedi.

Özellikle dindarlıkla koruyucu sağlık çerçevesinde sağlık davranışları arasında bir ilişki kurulmaktadır. Diş fırçalamaktan tutun, arabaya bindiğiniz zaman kemer takmak, tütün kullanmak, alkol kullanmak, kolesterole dikkat etmek, egzersiz yapmak, aşı olmak bahsedilen sağlık davranışlarındandır.

İlahiyatta, daha çok ilahiyat öğrencileri üzerinde yapılmış bir çalışma var. Bunlara düzenli egzersiz yapıyor musunuz diye sorduğunuzda yüzde 36’sı evet diyor. Ancak dini bir etkiyle bu sporu yapmıyor. Bu araştırmada pratikte sağlık davranışlarına dinin etkisi %1 olarak ortaya çıktı. Yani, sağlıkla ilgili yaptığımız eylemlerin sadece %1’i dindarlık nedeniyle gerçekleşiyor. %99’u başka faktörlere bağlı olarak oluşuyor. Daha çok hayat tarzıyla alakalı. Adamın hayata bakış açısıyla ilgili; Fit olmak, kiloyu korumak vs. gibi.

Çok acıkmadan yemek, çok doymadan kalkmak, midenin üçte birini boş bırakmak falan gibi Peygamberimizin bir hadisi var. Bu araştırma, bu ve benzeri sağlık üzerinde etkili olabilecek dini söylemlerin prensip haline getirilmediğini gösteriyor. Bu yüzden dindarlığımız, sağlığımız üzerinde çok etkili olmuyor.

Ama mesela yardım etmek konusuna gelince dindarlığın etkisi en az %40-50 çıkar. Dindarlık bu konuda çok güçlü bir etki yaparken sağlık davranışlarında çok düşük bir etkisi olmaktadır. Bunun temel sebebi modern hayatın veya teknolojik hayatın gerektirdiği üzere hızlı bir şekilde dini bilgi üretimi yapamamamızdır. Yani emniyet kemerini takmak aslında dini bir vecibedir fakat şemamızda yeri yoktur. Geçenlerde eve giderken yolun ortasına dökülmüş ekmekleri toplayıp öpen bir adamı görmüştüm ama aynı adam soğana, ete, portakala aynı muameleyi yapmaz. Çünkü bizim israf etmeme şemamız ekmekten ibarettir. Zamanı, yemeği israf ederken veya sağlık kontrolü, aşı olmak gibi konularda bu kadar bilinçli değiliz.

 

Manevi Bakımın İyileşmeye Etkisi

2011 yılında Sağlık Bakanlığı, Hastanelerde “Manevi Bakım” konulu bir program yaptı. Hastanelere manevi bakım uzmanı atanması fikri gündeme geldi. Batı’da 1930’lardan beri yapılan bu uygulama ile hastaların başa çıkma süreçleri dini argümanlarla destekleniyor. Bu aslında lüks bir hizmet ama sağlıkta ne kadar ilerlediğimizin de bir göstergesi sayılabilir. Amerika’da 60-70 yıllık geçmişi olan bu uygulama Müslümanlar, Hümanistler, Budistler için de geçerli. Manevi bakım hizmetlerinin, hastaların hastalıklarla başa çıkma sürecinde ağrının azalması, iyileşmenin hızlandırılması gibi pek çok katkısı var. Türkiye’de konuya ilişkin talep tıpçılardan geldi, Diyanetle 2015 yılında bir sözleşme yapıldı ve bu sözleşme çerçevesinde 3 yıldır uygulanıyor. Diyanetin gerekçesi; Toplumda yalnızlık, çaresizlik, güvensizlik duygularının yaygınlaşması, şiddet intihar ve diğer gerilimlerin daha çok görülmeye başlaması karşısında dini, milli ve kültürel birikimimizden beslenen bir duyarlılıkla, kendi sorumluluklarımızın gereği olarak önlemler almak, toplumun akıl ve ruh sağlığının korunması için gerekli adımları atmaktı. Bu Diyanet açısından müthiş bir şeydi. Çünkü Diyanet’in toplumun her katmanına ulaşması gerekir ve bu sadece vaaz vermekle olmaz. Bu uygulama daha sonra kredi yurtlar kurumuna bağlı yurtlarda, yaşlılar yurdunda ve kadın sığınma evlerinde de yapılmaya başlandı. Giderek de arttırılması planlanmakta. Bu, toplumsal bir ihtiyaçtır ve bu ihtiyaç şehirleşmenin de etkisiyle giderek artacak gibi gözükmektedir. Bizim camianın kendini bu konuda geliştirmesi gerekiyor.

Danışmanlıkta dini ve manevi konular ve bilim dışı yardım arayışlarıyla ilgili bir konu da var. Sadece manevi bakımla ilgili değil, psikiyatristlerin ve psikologların da manevi içerikli argümanlar kullanmaları gerekiyor. Çünkü uğraştıkları insanlar bu toplumda yaşayan, bu dini kültür içerisinde yetişen insanlar. Buna ilişkin 2016 yılında bir psikiyatrın yaptığı bir araştırma var; Bu araştırmada insanların %62’sinin herhangi bir tıbbi tedaviye başvurmadan önce dini yardım arayışında bulunduğu tespit edilmiş. Bunların %89’u hoca olarak tarif edilen birine giderken, geri kalan kısmı da yogoculara, spiritüel koçlara falan gitmişler. Üstelik bu insanların %65’i aldıkları hizmet karşılığında ödeme de yapmışlar. Problemi biz daha çok sanki çözümü olmayan yerlerde arıyor gibiyiz. Bir Nasrettin hoca fıkrası vardır; Adamın biri, bir yerde uzun uzun kaybettiği iğneyi arıyor. Hoca, burada mı kaybettin diye sorduğunda adam, hayır, burada arıyorum çünkü burada ışık var diyor. Yani bu hastalar da aslında oraların iyi gelmeyeceğini biliyor ama psikiyatra giderse toplum tarafından damgalanacağını düşünüyor, o yüzden de kaçıyor ama sonunda gitmek zorunda kalıyorlar.

Hazırlayan: Zeynep Sena

Not: Bu metin Ali Ayten Hocanın Derneğimizde verdiği seminerinden özet olarak tarafımızdan hazırlanmıştır.

 

Önceki Yazı

Muhafazakarlık

Sonraki Yazı

Umut ve Kaygı Arasında Türk Gençliği

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir