İbn-i Haldun’un Tasavvufa Bakışı

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:
Dr. Semih Ceyhan
19 Kasım 2011

Müslüman alimler içerisinde çok önemli bir yere sahip olan İbn-i Haldun’u ve vazettiği ilimleri anlamak üzere seri halinde geniş içerikli seminerler yaptık. Bu seminerlerden birisini de tasavvufa bakışı ve yorumlayışını anlamak üzere gerçekleştirdik ve İbn-i Haldun’un tasavvuf ilmine ve velilere bakışını Şifaüs-sail ve Mukaddime bağlamında çalışan Dr. Semih Ceyhan’la konuştuk.


Semih Bey konuya şöyle bir giriş yaptı:

“İbn-i Haldun ilimlere üç boyutlu olarak bakar. Birincisine göre ilimlerin tarihi toplumsal niteliği vardır. Dolayısıyla o varlık alanının bir parçasıdır. İkinci boyuta göre siyasi hayattaki düşüş ve yükselişler ilmi hayatta da yansımasını bulur. İlimler ancak hadârî umranda ya da yüksek bir medeniyetin bulunduğu toplum ve şehirlerde gelişir. Bedevî umranda ve köylerde, ilimler var olmakla beraber, ilmî bir hayattan söz etmek imkânsızdır. Çünkü mülkün şartları oluşmadığından talim usulü de oluşmamıştır. Üçüncüsü ise ilk iki boyutla irtibatlıdır. Buna göre yaşadığı dönemin ya da kendi ifadesiyle umranın mevcut şartlarına bakılır.”

İbn-i Haldun’un düşünceleri Hazar olarak bu alanda da  bizim için önem arzediyordu. Semih Bey’in konuşmasından,  İbn-i Haldun’un ilk dönem tasavvuf anlayışını benimsediğini diğer anlayışlara şerhler koyduğunu anlıyoruz. Kendisi zühd anlayışını benimserken İbn-i Arabi ve onun gibi muhakkik sufilerin tasavvuf hakkındaki düşüncelerini nasıl yorumladığını dinliyoruz.
Programda Semih Bey’i dinlerken, İbn-i Haldun’un dini otoritenin kimliği üzerine yoğunlaştığını anlıyoruz. Devamında ise kendine göre umranda tasavvufun ideal halini ortaya koyduğunu görüyoruz.
Konuşmacımız bu görüşlerinden hareketle programda yer yer İbn-i Haldun’un tasavvufa dair görüşlerinin kritiğini şöyle yaptı:

“İbn Haldûn’un tasavvuf ilmine ve velilere bakışı, başka pek çok konuda olduğu gibi tarihî-toplumsal-siyasî olgudan ve gerekçelerden hareket etmektedir. Bu itibarla öncelikle siyasî-sosyal açıdan tasavvufî hadiseleri dikkate alır ve ardından tasavvuf düşüncesine dair kanaatlerini inşa eder. Bir diğer ifadeyle İbn Haldûn’un tasavvufa bakışı umran ilmi merkezlidir.

Umran açısından Endülüs-Mağrip toplumları bir gerileme kaydederken, Mısır dahil, Maşrik toplumsal yapısı ilerlemededir. Endülüs-Mağrip coğrafyasının umranda gerilemesinin ardındaki sebep, asabiyetin kaybolmasıyla mülkteki nizamın bozulmasıdır. Bu durum siyasî iktidarda bir krizi de peşinden getirmektedir. Krizi aşmada İbn Kasî gibi bazı Endülüs-Mağrip velileri ya bilfiil ya da bilkuvve dinî-siyasî otoriteyi ele geçirmek için dinî davette bulunmuşlardır. Ancak davetleri asabiyet desteğinden mahrum olduğu için başarısızlığa uğramıştır. İbn Haldûn bu tarihî-siyasî neticeden hareketle Endülüs-Mağrip-Mısır hattındaki velilerin tasavvuf düşüncesi hakkında değerlendirmelerde bulunur. İbn Haldûn’a göre veliler, her ne kadar mülkün tesisinde siyasî-sosyal faktör olsalar da, özellikle Gazzâlî kaynaklı velayet anlayışları mülkün nizamını bozacak siyasî delaletler içermektedir. Nitekim muhakkik sûfîler velayet düşüncesinin uzantısı olan ricâlu’l-gayb ve mehdîlik gibi unsurları siyasî emellere sahip İsmail-bâtınîlerle paylaşmışlardır. İbn Haldûn bu türden düşüncelerin önüne geçilmesi için bir Mâlikî fakihi ve siyaset adamı olarak fetva verir. Fetvada İbnü’l-Arabî başta olmak üzere, İbn Seb’in, İbn Berrecân ve İbn Kasî gibi muhakkik sûfîlerin eserlerinin toplumun maslahatı için yakılmasını teklif eder. Fetva bu itibarla siyasî-sosyal bir belge özelliğindedir.

 

 
Moğol akınlarının Maşrık İslâm dünyasını tahrip etmesinin ardından, Müslümanlar ilimlerde yeni bir tahkik arayışına girişmişlerdir. İbn Haldûn’un klasik rivayet tarihçiliğini tahkik ederek umran ilmini vazetmesi, bu dönemin entelektüel ve sosyal bağlamında açıklanabilir. Bu süreçte İslâm, Çin ve Hint alt kıtasına yayılma imkânı da bulmuştur. Bu yayılmada özellikle muhakkik sûfîlerin piri addedebileceğimiz İbnü’l-Arabî ve terminolojisi şemsiyesinde açılım sağlayan tasavvufî düşüncenin önemli bir payı vardır. Tasavvufî alandaki gelişmeler sadece Mağrip-Mısır hattındaki, Şâzelîlik başta olmak üzere, muhtelif tarikatların teşekkülü değil, İbn Haldûn’un Mukaddime’de de zikrettiği üzere şiir, musiki, görsel sanatlar ve mimarî gibi alanlarda sûfî ilkelerin yansımasını da içermektedir. Ancak İbn Haldûn’un umrana dayalı ilimleri tahkik projesi, İbnü’l-Arabî ve Ekberîlerin temel önerme ve anahtar kavramlarıyla örülü teori ve pratiklerinden hayli farklıdır. Bu itibarla İbn Haldûn tasavvuf ilmindeki tahkike dayalı gelişmeleri ve muhakkik sûfîlerin faaliyetlerini dinî ve dünyevî alanda bir çöküş şeklinde algılayacaktır ki, çözümü Gazzâlî öncesi ilk dönem tasavvuf anlayışını (selefin mücahede ve riyazeti ile mütekaddimîn dönem tasavvuf anlayışı) benimsemekte bulacaktır.

İbn Haldûn’un Gazzâlî sonrasında (müteahhirîn dönem) kelâm-felsefe ve tasavvufun birbiriyle konu birlikteliği sağlayarak etkileşim içine girmesinden sonra İslâm düşüncesinin çöküşe doğru gittiği saptaması bizatihi çelişkiler içermektedir. Tasavvuf söz konusu olduğunda İbnü’l-Arabî ile tasavvufî konuların ontolojik ve epistemolojik açıdan ele alınması, zâhirî eşya ve olayların bâtınî gerçekliklerinin mahiyetleri üzerine kavranmasına yöneliktir. Tasavvufî marifette Gazzâlî sonrası bu türden bir ilerlemenin olması bir çöküş değil, bilginin çeşitli açılım seviyeleri yakalamasıdır. Tarihî-toplumsal seviyede ilahî bilginin çok katmanlı (kesret) görünüm arz etmesi ilahî bilginin bütünselliğini ve tekliğini ortadan kaldırmamaktadır. Asıl sorun gerek ontolojik gerek epistemolojik açıdan, birlikte çokluğu, çoklukta birliği müşahede edebilmektedir. Bu müşahede bir mükâşefeyi ve temyizî ilmi gerektirecektir. Müşahede ve mükâşefe ise ancak velayet yolu ile olur. İbn Haldûn’un velayet yolunun doktriner bir şekle bürünmesini tarihsel süreçte toplumdaki iktidar formlarını bilkuvve değişikliğe uğratabileceği endişesiyle eleştirmesi, yolun varlığını ortadan kaldırmamaktadır. Nitekim velayete sahip velilerin (manevî otorite) İbn Haldûn sonrası Osmanlı toplumunda ilk müderris Davud Kayserî’den itibaren maddî iktidara paralel şekilde mülkü tesis etmelerindeki rolleri söz konusu olduğunda, İbn Haldûn’un hadârî toplumun inşasında muhakkik sûfîlere ve sûfî düşünceye biçtiği marjinal konum tarihî-toplumsal gidişat hakkındaki düşüncelerinin pek de tutarlı ve işlevsel olmadığının göstergesidir.”

Tasavvufa dair sorularla ve Semih Bey’in cevaplarıyla devam eden program bizim açımızdan oldukça verimli geçti.


Misafirimiz olduğu ve konu hakkında değerli bilgilerini bizimle paylaştığı için Dr. Semih Ceyhan’a teşekkür ederiz.

İbn-i Haldun’un tasavvuf hakkındaki kanaatlerini, hangi noktalarda eleştiri getirdiğini,  sufileri yorumlayışını, umran ilmi içindeki yerini ve bütün bunlar üzerinden Semih Bey’in değerlendirmelerini daha detaylı okumak istiyorsanız tıklayınız. {jcomments on}

 

Önceki Yazı

İslam Dünyasında Dünyevileşme-2

Sonraki Yazı

Minhacü’l-Arifin (Arifler Yolu)

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir