Hindistan – Nepal Gezisi

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:
7-16 Aralık 2012

 

Hindistan’a gittik! Ve hepimizin hayatında Hindistan öncesi ve Hindistan sonrası diye bir şey oldu! Öyle bir ülke ki daha dönüş yolunda özlemeye başladık bile!
Hindistan’a gidenler ikiye ayrılabilir: “bir kere git-gör dediler, gittim, gördüm;  bir daha da gitmem! “ diyenler ve âşık olup çaktırmayanlar. Birinci grubu anlamakla beraber biz bu yazıda âşık olan tarafındayız! Tekrar gitmek ve bu sefer daha uzun kalmak isteyenlerin bahanesi bol: gezinin filan kısmı eksik kaldı, ülkenin şu kısımlarını göremedik. Gerçekten de Hindistan öyle dopdolu bir ülke ki gezi boyunca gözünüzü dört açmanız yetmiyor!
Yazımızda daha fazla ilerlemeden önce bir takdir; Hindistan’ın turizm reklamlarında “Incredible India!“  (İnanılmaz Hindistan !) sloganını bulan reklamcıyı şimdi çok daha iyi anlıyor ve kendisine bir selam gönderiyoruz! İlk günün sonunda bizim de hislerimiz bununla örtüşür bir şekilde  “o neydi öyle ya!” şeklinde özetlenebilir! Daha sonra alışacağımız görüntülerin etkisi üç gün sürdü. Daha sonra sanırım(!) alıştık ve daha bir tecrübeliydik.
Hazar Derneği başkanı Ayla Kerimoğlu geziyi organize etme sürecindeki tereddütlerini gezi sonunda açıkladı. “Çok korkutulduk, çok pis deniyor, otellerde kalabilecek miyiz, yemeklerini yiyebilecek miyiz,  namazlarımızı kılabilecek miyiz?”. Bunlar grup için önemliydi. Soru işaretleri çoktu. “Hindistan hakkında hiç iyi bir şey duymadık ki, o insanlar hep tepeden bakan bir şekilde bize anlatıldı”. O yüzden gezi yazılarında mutat olduğu üzere zahirde görünenlerden ziyade, biz bu gezi yazısında Hindistan’ın batıni taraflarıyla etkilenmiş bir halde gördüklerimizi aktaracağız. Elbette ki sayılar vereceğiz, rakamlara vuracağız ve zahirden;  gördüklerimizden bahsedeceğiz ama gönül gözümüzü kapamadan yapmaya çalışacağız.
Gezimizin başlığı Hindistan-Nepal seyahati olmasına rağmen peki neden Hindistan diyoruz? Çünkü birincisi Nepal’de daha kısa kaldık, ikincisi Nepal her ne kadar Çin ile Hindistan arasında “sandviç ülke” olsa da, iki kültür hem farklı hem de aynı. Hindistan din bakımından sadece Hinduizm ile değil, güçlü bir Budizm merkezi olarak da Nepal kültürünün üzerine sanki bir şal atmış gibi.

Hindistan: İnsanın Kendi İç Alemine Yolculuğu

Seyahatin sonunda gezi grubunun mutabakat ile vardığı sonuç şu oldu ki; Hindistan seyahatimiz sadece fiziksel bir seyahat olmanın çok ötesine geçti. Kendi iç âlemimize bir yolculuk gibi oldu. Gezinin sonunda başlangıçta pek de niyetlenmediğimiz bir şey olmuştu; Hindistan kültürünü anlamaya çalışırken orada aslında kendimizi görmüştük!
Tüm grupça mutabakat halinde bu seyahatten en büyük kazancımızın şükredecek ne çok şeyimiz olduğunu fark edişimiz olduğuna karar verdik. Dönüş havaalanı yolunda yaptığımız değerlendirmede bütün grup üyelerinin ilk sözü “şükrümüz arttı” oldu. Çok uzun bir zamandır gözümüzü Batı dışında yerlere çevirmediğimizi fark ettik. Açıkçası meğer Doğu’nun cahiliymişiz de bundan haberimiz yokmuş!
En başta, Hindistan’da bu kadar din temelli bir yaşam olduğunu bilmiyorduk. Tek tanrılı dinlere ilaveten Hindistan’da doğup yeşermiş Hinduizm ve Budizm’in hayatın bütün alanlarını bu derece kapsayan bir etkisi olduğundan haberimiz yoktu. Belli ki çok eski bir dinin kalıntılarıydı bunlar ve bu kırıntılara bile muhtaç olan insanoğlunun inanma ihtiyacının yüksekliği bizi derinden etkiledi. Bu çokça dua edilen ülkenin tapınaklarında gördüğümüz bazı dini pratikleri mukayese edip inancın insanlara neler yaptıracağına dair düşündük, imanlarını takdir ettik. Grup üyeleri her namazlarında bu insanlar için dua etmeyi ihmal etmediler.

 

Delhi’de İlk Günümüz (08.12.2012 Cumartesi – Delhi)

 

Seyahatimize 7 Aralık akşam uçağına binerek başladık. Sabah Hindistan’daydık artık. Havaalanından otele giderken otobüste tanıştırıldığımız mihmandarımız Nagender Sigh tüm yolculuk boyunca bizimle beraber olacak, gelir gelmez “Namaste” diye eğilerek selam veriyor ve hepimizin boynuna turuncu renkli çiçeklerden bir kolye takıyor. Hindistan’da bu adet bizim misafire kolonya dökmemiz gibi bir “hoş geldiniz” ikramı. Otellerde de bu çiçeklerle karşılanıyoruz. Tüm gezimiz boyunca her yerde duyduğumuz “Namaste” kelimesi ise öyle anlam yüklü bir kelime ki, Hindistan kültürünü tek bir kelimeyle anlatın dense bu kelime olabilir. Her türlü işe yarıyor; “hoş geldiniz”, “teşekkürler”, “günaydın”, selam”…
Gezinin ilk anları… Otelde bir saatlik bir dinlenmenin ardından sabah erken saatlerde şehri gezmek için yola düştük. Hiç şikâyetçi değiliz. Bütün gün Delhi’yi gezeceğiz. Önce Yeni Delhi… Trafik soldan akıyor, şoförler arabanın içinde sağ tarafta oturuyor. İngilizlerin yönetiminden geçmiş tüm coğrafyalarda bunu görmek mümkün. Yeni Delhi, İngilizlerin kurduğu bir şehir, otobüsümüz parlamento, başkanlık sarayı, Hindistan Kapısı önünden ağır ağır geçiyor.

Hindistan hakkında bilgilendiriliyoruz: Halkın büyük çoğunluğu Hindu (%80). Tek tanrılı dinler dışındaki dört ana dini inanış; Budizm, Hinduizm, Jainizm, Sikhizm; Hindistan topraklarında doğmuş. O yüzden birçok yer kutsal addediliyormuş. 1 milyar 200 milyon nüfus içinde 140-150 milyon kadar Müslümo9an yaşıyor. Her dinin kendine has dini festivalleri ve bu festivaller sırasında resmi tatiller var! Ülkede çok sayıda dil konuşuluyor. Hindu ve İngilizce resmi dil olarak sayılıyor. Çocuk yaşta herkes en başta bu iki dili öğreniyor bunun dışında kendi eyaletlerinin dillerini ve kendi yerel dillerini öğreniyor! Çok dilli bir toplum bu…

Yeni Delhi’de bulunan düzgün yollar, düzen ve intizam, seyahatimizin uzun bir kısmında bir daha gözükmeyecek, tabii bizim henüz bundan haberimiz yok! 🙂 Hindistan Kapısı (India Gate) denilen büyük kapıyı görüyoruz, 1. Dünya savaşında ölen 600.000 Hint askerine adanmış bir kapı. Tevekkeli değil İngilizler savaşı kazanmış ama kimin insan gücüyle? Bu bol insan gücünü savaşlarda kullanmakta bir beis görmemişler. Kral Yolu olarak adlandırılan geniş caddede, meydanlarda otobüsümüz ilerliyor. Kızıl Kalenin önünden geçiyoruz, Şah Cihan tarafından yaptırılmış bir kale.

Yeni Delhi sokakları, muntazam geniş meydanları ile güzeldi, ama nedense bundan pek etkilenmedik. Ne zaman ki Eski Delhi’ye girip, o karmaşayı gördük, o zaman seyahatin başladığını anladık ve keyif almaya başladık. Gerçi “modernleşme” ve ” verimlilik” gibi kelimelerle büyümüş “Batılı” bizler için toplanmamış çöp yığınları, kaldırım olmayan delik deşik yollar ile ilk intibalarımızdan biri “belediyecilik sıfır!” oldu. Gruptan “bizimkiler gelsin de azıcık belediyecilik öğretsinler “ şeklinde öneriler geldiJ.  İlerleyen günlerde bizim “Batılı” oluşumuza dair Hintlilerden duyduğumuz yorumlarla da birleşince; örneğin onlara göre “çok beyaz” bir tenimiz var; anladık ki bizler farkında değiliz belki ama biz onlara göre her bakımdan; hem fiziksel görünüşümüz, hem coğrafyada bir yön ve hem de mental anlamda “Batılıyız”! Evet, Hindistan’daydık ama iç âleme yolculuk başlamıştı, kendimizi görüyorduk!

Otobüsümüz Yeni Delhi’den Eski Delhi’ye sanki zaman içinde yolculuk yapar gibi ilerliyor. Pazar yerlerinin karmaşıklığı, trafiğin kaosu, insan kalabalığı ve sefalet müthiş ve korkunç! Ama capcanlı, yaşayan bir yer ve bu sebepten bizden mutlusu yok! Sanki bizim için bir film platosu kurulmuş ve bu insanlar da oyuncularmış gibi bir duygu. Muhalefet edenler olacağını biliyoruz ama eski Delhi için “korkunç güzel!” ya da “pis güzel!” diyebiliriz belki J Büyük bir yaşam mücadelesinin verildiği o şehir tek kelimeyle heyecanlı, tanımlanması zor, ancak görünce anlaşılacak bir tecrübe.

 

Cuma Mescidi

 

İlk ziyaret mekânımız Eski Delhi’de bulunan Cuma Mescidi olarak anılan Hindistan’ın en büyük camii. Şah Cihan yaptırmış. Otobüsten iner inmez mescidin basamaklarını tırmanırken parlayan gökyüzü, sabahın mis gibi tertemiz havası bize gerçek anlamda merhaba diyor. Evet, işte yeni bir ülke kapılarını bize açmış, güneşli ve ılık Hindistan bize kendini göstermeye başlıyor. Hindistan’da Kış mevsimi 20’li derecelerde geçiyor, İstanbul’da uçağa bindiğimiz o soğuk, yağmurlu ve kasvetli havadan sonra bu hava hepimize çok iyi geliyor.

Hindistan’da avlular dahil hiçbir dinin tapınağına ayakkabı ile girilmiyor.

Mescidin birinci kapısı geçilmiş, merdivenlerin sonunda ikinci kapı var… Orada bize dağıtılan patik benzeri galoşları giyip mescidin avlusuna gireceğiz. Bizim tarih anlatımımızda daha ziyade Taç Mahal’le tanınan Şah Cihan kendisi de mimar bir sultan. Onun yaptırdığı bu mescid, Mescid-i Cihannüma adıyla da biliniyor.  Bu eserler “İslam Mimarisi” olarak sınıflanıyor. Gerçekten de Hindu ve Budist mimarisinden farklı bir mimari tarz. Hindistan’da zaman ilerledikçe bu tarzı biz de fark ediyor olacağız.

Abdest almak için bizim havuz zannettiğimiz, onların şadırvan olarak kullandığı durgun su var! Yanına, akar su ile abdest alınabilecek şekilde modern bir şadırvan da yapılmış.  Avluya girince camiyi aradık, girişi nerede diye, sonradan anladık ki bu bizim beklediğimiz tarzda bir mimari değil. Caminin içi arkaya ve öne doğru açık, “açık bir cami” diyebiliriz bu tarza, sıcağın da etkisiyle böyle bir tarz benimsemişler.

Sih Tapınağı; Gurdwara Bangla Sahib; baş kapalı ve yalın ayak

İlk günün ikinci durağı, Gurdwara Bangla Sahib adlı bir Sih tapınağı. Sih inancı Hinduizmin ve Müslümanlığın bir karışımı. Altın Kubbeli ve uzun bayrak direkli Gurdwara Bangla Delhi’deki en önemli Sih tapınaklarından birisi. Hindistan’da avlular dahil hiçbir dinin tapınağına ayakkabı ile girilmediğini söylemiştik ancak burada patik de giydirilmiyor,  yalınayak olmak zorundasınız.

Ayrıca bu tapınağa girecek erkekler de başlarını örtmek zorundalar. Çünkü Sih inancında erkekler de başlarını örtüyorlar. Sih erkekleri küçük yaştan itibaren saç ve sakallarını kesmiyor, uzatıp tam alınlarına yakın bir yerde topuz yapıyorlar ve üzerine türban takıyorlar, türbanlarının ön tarafı bu yüzden yüksek. Dolayısıyla tapınağa girişte iki şey yapılıyor; ayakkabılar çıkarılıyor ve başörtüler bağlanıyor.

Ayakkabı çıkarma ve baş bağlama işlerini tapınağın altındaki bize gösterilen geniş bir odada yaptıktan sonra, yanımıza verilen bir mihmandar eşliğinde tapınak külliyesi içinde gezmeye başladık. Alt kattaki yüzlerce insana yemek vermeye müsait tapınak yemekhanesine ve mutfaklarına uğradık. Mutfak girişinde kadın-erkek karışık gönüllüler oturmuş, kilolarca kabak doğruyordu.

Aşevinin girişinde oturmuş sebze doğrayan bu insanların aslında zengin olduklarını öğreniyoruz. Sihlerin zenginleri buraya bağışlar yapıyorlar, hatta bizzat gelip çalışıyorlarmış. Böylece gelirinin zekatını vermiş oluyorlarmış. Kocaman mutfakta pilav kazanını, fırından yeni çıkmış ekmekleri gördük. Kimimiz tattık, kimimiz geri durduk. Biz oradayken yemekhanede belli bir düzenle yere oturtulmuş okul çocukları önlerinde yemek tepsileri ile yemeğin dağıtılmasını bekliyordu.Yemekhaneye bir grup geliyor, yiyor, içiyor, hemen ardından bir başka grup geliyor. .

Mermer merdivenlerden tapınağa çıkacağız ama merdivenlerin hemen öncesinde içi su dolu bir alan var, orada bir iki adım atmanız gerekiyor, sanırız ayağımızın temizliğini garantiye almak istiyorlar. Ziyaretçiler bu havuzda bir iki adım atıp, merdivenlere ulaşıyor. Ayaklarımızla ıslattığımız merdivenden, kimi Sihler, her basamakta secde ederek yukarı çıkıyor.

Merdivenlerin bitiminde, geniş bir avluya ulaşıyoruz, işte tapınak karşımızda. Avluda kalabalık gruplar, herkes hazırlanmış, erkek ilkokul öğrencileri olması gerektiği gibi başları örtülü, ayakkabılar çıkmış, öğretmenleri başlarında tapınak ziyaretine hazırlar. Geniş avlunun bir başka ucunda devasa bir havuz var . Sihler ibadet öncesinde kutsal olduğuna inandıkları bu havuzda abdeste benzer bir hazırlık yapıyorlar. Hindistan’daki Müslüman ibadethanelerinde de durgun suyla abdest alma geleneği olduğunu gördük. Durgun suyla abdest,  ilginçtir, bazılarımız aynı şeyi Fas’ta da görmüştü, akan su kullanan bizim coğrafya için oldukça şaşırtıcı geliyor.

Tapınağa gruplar halinde alınıyoruz. İçeride, camiye benzer bir şekilde yerde halı var, geniş alanın orta  kısmında, bizim ilahilerimize benzeyen ilahiler söyleyen Sih din adamları, “gurular” oturuyor. Ayrıca yere bağdaş kurup oturmuş, onları dinleyen Sihler var. Bazı arkadaşlarımız söylenen ilahilerde “Ali, Muhammed, Mübarek” gibi kelimeler seçebildiklerini söylediler. Bu inanışın Şiiliğe benzeyip benzemediğini gruptan merak edenler oluyor. Gurular kutsal kitabı belli bir tını ile okuyormuş. İlahiler söyleyen ve dinleyenlerin etraflarında bir tur atıp, dışarı çıkıyoruz.

Tapınaktan çıkan müminlere irmik helvası dağıtıyorlar, kabınız yoksa avucunuza! Namaste! İşte yine bu sözcük! Karşınızdaki kişi eğer sizden yaşlı ise daha çok eğiliyorsunuz.

Sih tapınaklarına ve Hindu tapınaklarına girilmesine eğer siz de o inançlardan değilseniz sıcak bakılmayan yerler de varmış. Bazı yerlerde  “sadece Hindular girebilir ” ikazı bulunan uyarı levhası var. Bu tapınakta da başımıza özel bir mihmandar verdiler, onların ikazlarına uyarak, hep birlikte, dağılmadan hareket etmek ve sessiz olmak kaydıyla, turist gruplarını içeri alıyorlardı.  Duanın yapıldığı tapınağın içinde fotoğraf çekmenin yasak olduğu konusunda kesin bir şekilde uyarıldık. Şu an içiçe geçmiş olsalar da bu kültürde bir zamanlar Hindular ve Budistler arasında büyük din savaşları yaşandığını unutmamak gerekiyor. Keza Müslümanlarla da…

 

İmam Rabbaninin Hocası Baki Billah Hazretlerinin Türbesini Ziyaret

İlk gün gördüğümüz en ilginç mekânlardan biri Nakşibendiliğin kurucularından İmam Rabbani’nin hocası Muhammed Baki Billah Hazretlerinin türbesi oldu. Baki Billah, Nakşibendi silsilesinin 22nci sırasında bir zat. Serhend şehrinde yaşayan ve türbesi Delhi’de olan bu zatı rikşovlarla ziyarete gittik. Bu ilk rikşov tecrübemiz oldu. Hindistan’da şehirlerde ulaşım tuktuk ve rikşovlarla yapılıyor. İnsan gücü ile yani bisikletli olanlar “rikşov” diye anılıyor. ‘Tuktuk” diye söz edilen dört kişilik küçük bir motorlu araç. Trafik bu iki araç türü ve motosikletlerle hıncahınç dolu ve çoğu zaman tam bir felaket. Hiçbir trafik ışığının olmadığı kavşaklarda bir tarafın geçişini sabırsızlanarak bekleyip, belli bir yığılmadan sonra, her türlü klakson sesini çıkararak gaza basıp kendine yolu açan trafiği seyretmek bile çok eğlenceli. Kaos içinde tuhaf bir düzen var.

İlk defa rikşova biniyoruz herkes kendini kasmış durumda, “School rickshaw” adında öğrencileri taşıyan okul servisleri çok sevimliydi.

Baki Billah’ın türbesinde sükut-u hayale uğruyoruz. Türbe ve çevresi oldukça bakımsız bir haldeydi. Aynı Cuma Mescidi ve Sih tapınağında olduğu gibi bu türbeye de ayakkabılar taa bahçe kapısından itibaren çıkarılarak giriliyor. Bahçeden, mescide kadar yalınayak tabii bu arada ayaklar çamurlanıyor ve o çamurlu, bizce elbette kirli ayaklarla içeri mescide giriliyor. Bu farklı Müslümanlık pratikleri ve anlayışları seyahat boyunca grubun tartışma konularından biri olacak. Türbe alanındaki bu küçük mescitte öğle namazı kılındı. 31 kişilik bir grubun paldır-küldür türbeye ve mescide gelişine şaşırmış Hindu-Müslümanlar bizim için özel halı serdiler yere.

Türbeye girip bir dua okuyalım diye heveslenen grubun kadınları “yasak” diye dışarı çıkartılınca küçük bir şaşkınlık ve kızgınlık yaşanıyor. Demek öyle… Kadınlar türbeye alınmıyor.

Hindistan’da türbelerin üzerine gül yaprakları serpiyorlar. Kadınların alındığı başka türbelerde bunu göreceğiz. Ülkenin dini gelenekleri içinde çiçekler önemli bir yer tutuyor. Müslümanlar için gül ve Hindular için kavuniçi renkli karanfiller. Dini öneme haiz bir yere ziyarete gideceğin zaman bu çiçekler ve yapraklarından satın alıp gidiyorsun. O yüzden sabahın erken saatlerinde yapılan dualara gidenler için çiçek satan seyyar satıcılar da sokaklarda oluyor.

Bu arada tüm Hindistan seyahati sırasında gördüğümüz tek kedi Müslümanların olduğu bu türbedeydi, kötü şans getirdiğine inandıkları için kedileri pek yaşatmıyorlarmış.

Qutb’l Minar; Hindistan’daki İslam Hâkimiyetinin Simgesi

 

 

Bundan sonra ki durağımız UNESCO Dünya  kültür mirası listesinde bulunan meşhur Qutb’l Minar abideleri oldu. Bu minare ve çevresindeki yapılar, oldukça kendine has bir mimariye sahipti. Bu arada minare deyince yanlış anlaşılmasın bizdeki minarelere hiç benzemiyor. Kutup Minaresi, 5 katlı ve 76 mt. yüksekliğinde. Kum taşından yapılmış ve Hindistan’ın en yüksek ikinci kulesi olarak kabul edilen bu minarenin üzerindeki çepeçevre taşlara oyulmuş ayetler ile taş oymacılığı harikası mimarisi bizi gerçekten etkiliyor.  Düşünün öyle bir minare ki, Qutb’l Minar’da şerefelere çıkmak için minarenin içinden yukarıya 2 tane merdiven var.  Minarenin de içinde bulunduğu 1100’lü yıllarda yani 900 yıl önce yapılmış külliye içinde Quvvetül İslam camiinin kalıntıları halen duruyor. Avluda, minareden çok daha önce zamanlardan kalma, asırlardır paslanmadan duran demir bir sütun var. Cami enfes bir mimariye sahip. Camiden kalan sütunların üzerinde taşlar dantel gibi ayet ve nakışlarla işlenmiş. Gruptan kimileri, kalıntıları Selçuklu eserlerine, Divriği Ulu Camine, Mardin’e benzetiyorlar.

 

Özbek Müslüman kral bu bölgeyi fethettikten sonra İslam hâkimiyetinin bir simgesi olarak bu muhteşem yapıları yaptırıyor ve sonra krallığını bir köleye bırakıyor ve bölgede köle hanedanı kuruluyor. Bir köle ve sonrasında onun oğlu olarak bu hanedan 70-80 yıl iktidarda kalıyor. Bir kölenin hükümdar oluşu o dönemin sosyal yapısını düşünüce hepimize ilginç geliyor. Ondan 80 sene sonra Afgan bir kumandan hırs yapıp 12,5 mt. çapı olan bu minarenin hemen yakınına çapı 25 metrelik bir minare daha yaptırmaya teşebbüs ediyor ama ömrü vefa etmiyor.  Düşünenler için, bütün bu hikâye ve yarım kalmış minare kalıntıları insana çok şey anlatıyor.

Qutb’l Minar ve çevresindeki yapıların bildiğimiz Türk isimli bir Han’ın yaptırdığı bir kompleks/külliye oluşu grubumuzu şaşırtıyor.  Hindistan’ın bu kadar Müslüman, bu kadar Türk olmasına şaşırmalarımız başlıyor. “Biz Hindistan diye gelmişiz ama bir Türk’tür Moğoldur gidiyor” diyoruz. Çoğumuz Hindistan cahiliyiz ve Türkiye’de etnik bir tansiyon gibi algılanmasın, “aman bize milliyetçi demesinler” diye yani alışkanlıktan, pek Türklük filan üzerimize almamaya çalışıyoruz. Ama biz kendimizi “Türk, Müslüman, Türkiye, İstanbul” diye tanıştırınca Hindular, kendi kültürel bağlamlarında yönetici hanedanlar kategorisinden baktılar sanki bize. Evet, Kuzey Hindistan’dayız, ama iç âleme yolculuk devam ediyor, şaşkınız, dünyadan haberimiz yok, orada bizim bilmediğimiz bir dünya var.

Qutb’l Minar yemyeşil papağanların uçuştuğu bir bahçe içinde, sessiz, serin ve olağanüstü güzel ve huzur dolu bir yer olarak kalbimizi çalıyor. Burası için keşke biraz daha vaktimiz olabilseydi!

Qutb el Minar’ın bulunduğu bahçeye hemen bitişik bir mescitte grup akşam namazı kılıyor. Sanki bir fiction filminde, sade-basit bir orta çağ mescidindeyiz. Hava şurup gibi tatlı, kuşlar son şarkılarını söylüyorlar. Bu huzur dolu yeri istemeyerek de olsa terk ediyoruz.

 

Tanrı Şiva; Bereket Tanrısı

Otele dönüş yolunda önemli Hindu tanrılarının devasa heykellerinin bulunduğu bir parka uğruyoruz. Hindu müminler bu tanrı heykellerine secde ediyorlar, secde etmek dini bir ritüel olarak varlığını sürdürüyor. Bir kutsal mekan olan bu parkta  hoparlörlerden ilahiler çalınıyor, ışıklandırılmış tanrı heykellerinin önünde fotoğraf çekiyoruz.

 09.12.2012 – PAZAR – DELHİ / JAIPUR

 

Sabah erkenden Delhi’den ayrılıp Batı Rajastan eyaletinde bulunan “Pembe Şehir” Jaipur’a doğru yola çıktık. Yolumuz üzerindeki semtlerde neler var, kimler oturur, bilgi alıyoruz. “Call center” diye adlandırılan uluslar arası şirketlerin telefonla müşteri hizmeti verdiği büyük binaların önünden geçiyoruz. IBM, Deloitte gibi bilinen birçok firmanın büyük yapıları var. Amerika’dan birisi müşteri hizmetlerini aradığında bu binalarda çalışan insanlar telefona bakıyor ve sorunu gideriyor! Dünya iyice küçük artık! Ev fiyatlarını soruyoruz: oturulabilir bir apartman dairesi 180-320 bin USD arasındaymış. Aylık kiraları 1000 USD civarındaymış.

Rehberlerimiz Seyit Ali Demirer ve Nagender; Hindistan toplum yapısını yani meşhur kast sistemini anlatıyorlar. Dört büyük kast ve bunlar dışında “dokunulmazlar” olarak nitelenen kast-dışı bir topluluk var. Bunların sayısının 400 milyon olduğu söyleniyor! Kulaklarımıza inanıyoruz, çünkü bu insanları gözümüzle de görüyoruz! Reklam mottosundaki “inanılmaz” lığın bir parçası da otobüs yolculuğu sırasında her yerde gördüğümüz bu insanların sokaklardaki yaşamı. “Dokunulmazlar” sokakta yaşıyor; sokakta doğuyor, yiyor, içiyor, yıkanıyor, evleniyor, doğuruyor ve ölüyor! Kırsal alanda, küçük yerlerde toplum tarafından bakılan, ancak şehirleşme arttıkça, özellikle büyük şehirlerde oradan oraya sürüklenen bu kalabalıklar gerçekten bizim alıştığımız bir şey değil! Bu kalabalıkların tasviri ve tahayyülü görmeden anlatılması mümkün değil! Gerçekten “incredible!” (“İnanılmaz”!), şok edici!.. Aşağıda ayrı bir başlık altında anlattığımız bu kastlı toplum inancı ve mantığı insanı hayretlere sürükleyen bir toplumsal yapı ve yönetim sistemi oluşturmuş.

Hindistan’ın geleneksel(!) klakson gürültüsü içinde Batı Rajastan eyaletinin Jaipur şehrine doğru ilerliyoruz. Yolda araba plakaları DL(Delhi)’ den RJ (Rajastan)’a dönmeye başladı. Rajastan, kendisi de bir “Raja” yani asker kastından olan Hintli rehberimiz Nagender’in memleketi. Yol boyunca gördüğümüz kırsal kesim Hindistan manzaraları unutulmaz. “Horn please” (lütfen korna çalınız) bu yazı tüm araçların arkasında var. Yok, Hintliler şakacı olduklarından yazmıyor bu kamyon yazılarını. Hindistan trafiğinde korna çalmak için bir nedene gerek yok, neredeyse  işin raconu bu.

 
Sonunda Rajastan eyaletinin başkenti Jaipur şehrine ulaşıyoruz,  yolculuk 5 saat sürdü. Jaipur, Jay adlı bir krala dayanıyor; Jay’ın yeri anlamında. Rajastan çölü ile meşhurmuş. Jaipur ise dağlar arasında bir platoya konumlanmış. Şehirde 4 milyon kişi yaşıyor. Hindistan’da her eyaletin kendine özgü bir yapısı var. Rajastan Müslümanların yoğun olduğu bir eyalet, aynı şekilde Keşmir, Uttar Pradesh eyaletlerinde de hatırı sayılır bir Müslüman nüfus varmış. 1857 yılında Hindistan’a İngiltere kralı Albert geldiği vakit şehrin kralı şehri pembeye boyuyor. Bu pembe yapılar yüzünden Jaipur o zamandan beri “pembe şehir” olarak anılmaya başlanmış

Jaipur’da rajput kıyafetinde bir kapı görevlisi. Günümüz Hindistan’ında da koruma-güvenlik işlerini anlaşılan halen rajputlar yapıyor

Bugün ayrıca ilk firemizi veriyoruz. Aramızdan birisi hastalanıyor. Ama içinde beş doktor olan grubun içinde bir hasta pek bir şey ifade etmiyor. Doktorların da katkısıyla çabuk iyileşiyor.

Hindu tapınağı: Birla Mandir

 

Jaipur’daki ilk ziyaretimiz, bembeyaz mermerden yapılmış özel bir Hindu tapınağı. Tapınak bahçesinde Hindu bir çift bize poz veriyor, tapınağın bitişiğindeki kalenin üstünde tavus kuşları dolaşıyor, güneş alçalıyor Hindu tapınakları, giriş, kubbeli ikinci kısım ve piramit şeklinde üç kısımdan oluşuyor . Tabii ki burada da ayakkabılar çıkıyor. Ayin birazdan başlayacak, vakit yaklaştıkça Hindular birikiyor. Her tarafı beyaz mermerden kocaman harika bir salonda, arkasında tanrı heykellerinin bulunduğu büyük perdenin açılmasını bekliyoruz. Bu sırada çok yoğun bir şekilde ilahiler ve müzik var, ayrıca küçük çanlar çalıyor. Perde açılıyor çok büyük üç tane tanrı heykeli, altın rengine boyanmış karşımızda. İzleyicilerdeki heyecan had seviyeye ulaşıyor. Hindular, Hindu selamı ile gözlerini kapayarak mutlu bir şekilde dualarını ediyorlar. Tapınak görevlileri üzerimize kutsal Ganj nehri suyundan serpiyor. Bir müddet bu şekilde dua edildikten sonra perde kapanıyor ve salondaki bu kalabalık, tanrıların bulunduğu bölümün arka tarafındaki mermer koridoru,  bir nevi tavaf edip tekrar ön tarafa, salona dönüyor. Böylece ayin tamamlanmış oluyor. Dolaştığımız bu beyaz mermerden koridor boyunca, duvarlarda kutsal “veda” metinleri ve menkıbelerinden sahneleri anlatan oymalar mermere işlenmiş. Anladığımız kadarıyla, kutsal “veda” metinleri nedense sadece rahipler tarafından okunan metinlermiş. Sıradan halkın, bunları anlamayacağı gibi bir inanç varmış. Yani vedaların halk tarafından yaygın bir şekilde okunması nadir görülen bir şeymiş. Çünkü, vedaların, bizdeki “el verme” ya da “rabıta” gibi yollarla ancak tam olarak anlaşılabileceği şeklinde bir düşünce varmış.  Ancak son yıllarda Hindistan’da bu metinlerin herkes tarafından okunması, yeniden öze dönüş gibi bir takım girişimler de varmış.

 

 Ayin sona erdi, Hindular çok mutlu, ayin yöneticisi sorumlu kişiler çıkan kalabalığa şekerli leblebi veriyorlar. Bu sırada artık hava kararıyor. Fotoğraf çekilmez ikazlarına rağmen son fotoğraflarımızı çekiyoruz. Doğrusu bu ya, tapınağın bulunduğu tepenin manzarası bir harika ve güneş çok güzel battı, ufukta kıpkırmızı bir grup oldu.  Bu bembeyaz mermerden zarif tapınağın içinde, çok ilginç bir ayine şahit olduk; şimdi sıra bizde, grubumuzun bir kısmı tapınağın etrafını saran büyük mermer avlunun bir köşesinde akşam namazlarını kılıyor. Hindistan’da istediğimiz yerde, karışan, görüşen olmadan, gayet rahat namaz kılınabilmesi; ancak böyle bir şeyin Türkiye’de yapılamıyor oluşu hepimiz düşündürüyor.

 

“Yapmam” deme! Hindistan Yaptırır…

Akşam artık çökmeye başladı. Otobüse döneceğiz, ama Hindistan sürprizler ülkesi, hem kendisi sürpriz hem de “hayatta yapmam” diyeceğiniz şeyleri size yaptırabilir. Otobüse dönerken yolumuzun üzerindeki turistlere yönelik bir fotoğrafçıda, Rajastan yerel kıyafetlerini giyip resim çektiriyoruz. “O kıyafetleri mümkün değil giymem” demeye kalmadan, bir-iki derken sayı arttıkça neredeyse gruptaki herkes resim çektiriyor. Grubun erkeklerinin Raja kıyafetinin bir parçası olan inci kolye takması ve “karizmayı çizdirmeleri” hepimizi güldürüyor.

Otobüs otele doğru yol alırken, yolda bir düğün alayı gördük ve otobüsü durdurup, alaya yakından bakmak üzere indik. Deliler gibi fotoğraf çektik ve bu çok renkli alaya karışıp, hem oynadık hem de eğlendik. Fotoğrafta arada bir yürüyen alayı durdurup dans edip eğlenen düğün alayı var Burada damat daha yakın planda, bu düğünde damat epeyce hüzünlü geldi bize. Hindistan’daki düğün mevsimi dolayısıyla neredeyse her akşam gördüğümüz düğün törenleri, düğün alayları, düğünlere ait detaylar, düğünlerin ihtişamı, duygusallığı, seyahatimizin en unutulmaz anıları arasında yerini alacak.

Akşam otele geldik ancak hemen sonrasında yeni vizyona girmiş bir Hint filmi seyretmeye bir Hint sinemasına gittik. Hint filmlerine ilaveten Hint film seyircilerinin de meğer niçin meşhur olduğunu böylece görmüş olduk! Boliwood filmi seyrederken biz seyirlik olduk. Filmin ikinci yarısına kalan grup, gece yarısı otele dönüşte ilk defa tuktuka bindi.

10.12.2012 – PAZARTESİ – JAIPUR

 

Kahvaltıyı çok erken yapmamız gerekiyor, çünkü Amber kalesine çıkan yokuşu fillerin sırtında çıkacağız. Fillerle seyahat öğlene kadar mümkün, öğleden sonra sıcak başlıyor ve filleri istirahata alıyorlar. İlk olarak saray hanımlarının şehri ve aktiviteleri izlemeleri için yapılmış olan şehrin içinde bulunan şehir sarayı Hawa Mahal’i ziyaret ettik. Bu yapı Rajput Mimarisi ile yapılmış ve mihracelerin eseri imiş. Burada ilk defa yılan oynatıcıları ile karşılaşıyoruz. Kimimiz yılan oynatıcıları ile resim çektiriyor. İstikamet Amber Kalesi. Eteklerinde göl ile kalenin uzaktan görünümü bile nefesimizi kesmeye yetiyor.
   
Kaleyi gördüğümüz dönemeçte fotoğraf çekmek için durup otobüsten indiğimizde Sacide Hanım sonradan iyice alışacağımız yılan oynatıcılarından birinin yılanına dokunuyor. “Ay canım” diye yılanı seviyor.

Amber Kalesine Fillerle Yolculuk

Kale girişinde bizden çok daha önce uyanıp, kahvaltısını yapmış ve otobüse zamanında toparlanıp gelmiş turist gruplarını buluyoruz! Yüzlerce kişi hep birlikte sıra bekliyoruz. Bekleme sırasında bizim satıcılara rahmet okutan bir satın alma baskısı yapan seyyar satıcı güruhu ile mücadele etmek zorunda kalıyoruz. “Incredible” kelimesi buraya da yakışıyor! Gerçekten inanılmazlar! Hepimize bir şeyler satmayı beceriyorlar.

   
Fillerin üstüne ikişer ikişer oturup kaleye tırmanıyoruz. Bizi taşıyan filcikler, hepimizin merhametini uyandırıyor. Süslü örtülerle örtünmüş fillerin başlarının ön kısımları boyanmış, kimisinin tırnaklarına oje sürülmüş! Filin baş tarafında filin sürücüsü ve filin sırtındaki tahtırevanda bizler, tırmandıkça tırmanıyoruz. Tırmandıkça muhteşemleşen bir manzara! Tırmandıkça sanki bu çağın dışına çıkıyoruz, başka bir çağdayız. Tahtırevanın üzerinde bir ileri- bir geri, pek de rahat bir seyahat sayılmaz aslında. Tahtırevanda oturan turistlerin düşürdüğü şeyleri fil hortumuyla tane tane alıp kendi başında oturan sahibine veriyor. Bu görüntüye dayanamayan Sacide Hanım hüngür hüngür ağlıyor. Yolda kalenin burçlarına tırmanmış fotoğrafçı çocuklar fotoğraflarımızı çekiyor. Kaleden inince bizi bulacaklar. Hint seyyar satıcılığında “hizmette sınır yok!” 15-20 dakikalık bir yolculuktan sonra filler kale kapısından içeri giriyor ve geniş bir avluya varıyoruz. Filler sanki birer deniz motoru gibi yüksek bir rıhtıma yanaşıyor, biz yolcularını indiriyorlar. Fil sürücüleri ücretleri önceden verilmiş olmasına rağmen ilaveten bahşiş verilmesini bekliyorlar. İster rikşov, ister tuktuk, ister fil, hangi vasıtaya binersek binelim Hindistan’da bahşiş çok yaygın.

“Havaya Dokunan Saray”; Amber Sarayı

Amber Kalesi içindeki Amber sarayı için “havaya dokunan saray” diyorlar. Uzun süre bölgenin yönetildiği bir yer olmuş. Mimarisi Hindu ve Müslüman sanatının bir birleşimi. Kale, kızıl renkte kumtaşından yapılmış. Ayrıca otobüste şehre yaklaşırken gördüğümüz 20 km.lik bir duvar kaleyle aynı dönemde ördürülmüş. Saray, beyaz mermerden bahçeler içinde muhteşem manzaraları olan bir yapı. Labirent gibi odaları var. Saray aynı zamanda “ayna sarayı” olarak da biliniyor. Aynalar Salonu – Sheesh Mahal, kabul salonlarının ağaç, cam ve mermerden yapılmış işçilikleri nefesimizi kesiyor. Ekber Şah’ın, Diwan-ı Aaam (Amme Divanı, yani halkın divanı, halkı dinlediği avam kamarası denilebilecek bir yer) ile Diwan’ı Khas, yani Has Divan, asillerle birlikte olduğu yerleri görüyoruz. Saray Ekber Şah’ın hem evi hem de ofisi niteliğinde. Sarayın hanımları saraydan dışarı çıkamıyorlar. Halk da içeri giremiyor. 16. yüzyıldan kalan bu mimari hem Hindu motiflerini örneğin fil kabartmaları ve motiflerini hem de İslam’a ait motifleri birlikte içeriyor. Saray kireç taşından; sarayın odaları ve özel yerler ise beyaz mermerden yapılmış. Bütün saray kalenin aşağısındaki gölden çıkarılan suyun, bir su sistemi ile yukarıya çıkarılması ve odalardaki mermer oluklardan sürekli akacak şekilde su ile serinletilen bir sisteme sahip. Dönemin kralları, güçlerini arttırmak, ittifaklar kurmak için evleniyorlar. Sarayda Sultanın yaşadığı kısım, yani evinin bulunduğu kısım ofis kısmından ayrı. Bu kısımda, sultanın her hanımına bir yer tahsis edilmiş, ancak sultanın hangi odaya gittiği sadece kendisi bilecek şekilde bir mimari ile yapılmış.

Gördüğümüz tüm yapılardaki her türlü mimari,  işaret ve semboller yapıları inşa ettirenlerin düşüncelerini somut bir şekilde ifade ediyor. Örneğin bu işaretlerden biri lotus çiçeği. Bu çiçek ve onun işlemeleri sadece güzel bir çiçek olmanın çok ötesinde bir felsefeyi anlatıyor: Buna göre; bu dünya kirli bir su gibidir. Bataklık ya da kirli suda büyüyen bir lotus çiçeği gibi, her ne kadar bu dünya kirli ve kötü de olsa, siz iyi olmaya bakın ve kirli suda büyüyen bir lotus çiçeği gibi güzel olun!

Fillerle çıktığımız Amber Kale’sinden aşağıya ciplerle iniyoruz. Amber Kale’sinin eteklerindeki göl üzerindeymiş gibi duran “su sarayının” önünde resim çektiriyoruz. Filler, sincaplar, maymunlar, yılanlar, kale, sarayın yönetim “mahal”leri… Ne ziyaretti ama! Evet, kesinlikle Hindistan’dayız, artık bunun iyice ayırtına varıyoruz.

Amber sonrası yolumuzun üzerindeki bir halı atölyesi ve satış yerine uğruyoruz. Halıların nasıl dokunduğunu, üzerinde ne zahmetli işlemler yapıldığını ve elde yapılan baskı kumaşların nasıl yapıldığını gördükten sonra; satış yerindeki birbirinden güzel yün- ipek halı ve seccadelere alıcı gözüyle bakıyoruz. Bizimkilerden daha kaliteli ve daha ucuz mu? Evet, daha ucuz ve daha kaliteli. Bir yandan da Müslüman Hintlilere ait olan bu yerde grup namazlarını da kılıyor. Seyyar satıcılarla mücadele ede ede, pazarlıkta acımasızlaşmış durumdayız artık, grup üyeleri 450 USD dedikleri bir ürünü 250’ye düşürmeyi başarıyor. İçeride çayın yanında ikram edilen sıcak böreğe benzeyen şeyin lezzeti çok güzel ve otel dışında yediğimiz nadir şeylerden biri oluyor.


Jaipur Şehir Sarayı
Tekrar şehre dönüyoruz, çünkü şehir sarayını ziyaret edeceğiz. Amber kalesinde su sıkıntısı başlayınca şehrin içinde bu yeni sarayı yapıyorlar. Rajput ve Moğol mimarisinin bir karışımı olan Şehir sarayı şehrin tam göbeğinde. İçinde hem bahçeleri hem de şehri gören 7 katlı Chandra Mahal, ayrıca Diwan-ı-Aam, Diwan-ı-Khas ve Mubarek Mahal var. Burada da Diwan-ı Aam gibi yerler aynı usulde, aynı mentalite ile halkla yapılan toplantılar için hizmet görüyor. Aynalı salon gibi yabancı büyük elçilerle görüşmek için yaptıkları Diwan-ı Hümayun’u geziyoruz. Büyük bir salonda Rajastan Mihracesinin tahtı ve bakanlarının koltukları sergileniyor. Bu saraylarda, günümüze yakınlaştıkça, minyatürden fotoğrafa geçiş ve saraydaki yaşamı gösteren fotoğraflar ilgimizi çekiyor. Örneğin Rajput mihraceler modernleşme sonucu görünen o ki, 18nci yüzyıldan itibaren, önce sakal ve daha sonra da bıyıklarını kesmişler, günümüze geldikçe takıları farklılaşmış ve azalmış. Bu arada, şehir sarayının bir bölümünde halen mihrace ve ailesinin yaşadığını öğreniyoruz. Bugün yaşayan mihrace bir hanım ancak kraliçe olamıyor. O yüzden mihracenin 12 yaşındaki torunu Kral olmuş ve şu anda 15 yaşında imiş. Ancak politik bir görevleri yok. Mihraceler, Moğollardan sonra İngilizlerle de yakın dostluk kuruyorlar. Bize öyle gözüktü ki, mihraceler yerelde kendileri hâkim olmayı, ancak evrensel anlamda güçlü olana tabi olmayı seçiyorlar.

Saray dışına çıkınca saray kompleksi içinde bulunan hediyelik eşya dükkânından alış-veriş etmediğimize üzülüyoruz. Çünkü bilmediğimiz bir şehirde kısıtlı zaman içinde hele Hindistan gibi bir yerde kaliteli şeyler bulmak pek kolay değil.


300 Yıllık Gözlem Evi Jantar Mantar
Bundan sonraki ziyaretimiz, saray kompleksinin hemen yanında bulunan Jantar Mantar isimli 300 yıllık bir gözlem evi. Burası belli ki çok uzun bir süre; yüzyıllar boyunca, sistemli bir şekilde gökyüzünü takip etmiş bir kültürün, geniş açık bir alanda somutlaşmış hali gibiydi ve bu haliyle bizleri çok etkiledi. Yıldızların yerlerini, saniyesine varıncaya kadar saatleri gösteren mekanizmalar,  şemalar, burçlar. Halen bu hesaplamaların kullanılması da etkileyiciydi.(fotoğraflar 30…1,2,3,4,5)  Hindistan kültüründe sadece yöneticilerin değil halkın da astronomiyle son derece ilgili olduklarını öğreniyoruz.
Günümüzde astronominin ülke yönetiminde ne kadar rol oynadığını bilemiyoruz ancak bireylerin yaşamlarında halen önemli bir rol oynamaya devam ediyor gözüküyor. Örneğin evlenmeye karar veren bir çift bu kararı açıklamadan önce burçlarının uyumunu da kontrol ettiriyor. Burçlar arasında uyum ciddiyetle ele alınıyor, yani evlenmek için sadece kastların uyumu yetmiyor, burçların da uyumu gerekiyor! Şu durumda kışın düğün sezonunda olmamızdan ötürü sokaklarda neredeyse her akşam gördüğümüz düğünleri gerçekleştirebilen bu çiftleri ayrıca kutlamak gerek!
Jaipur’daki son eğlencemiz, rikşalarla bir şehir turu! Yorgun ve uykusuzuz bir şekilde bir günü daha bitirdik ancak bu uykusuzluk tüm seyahat boyunca bitmeyecek. Ama kimsenin pek umurunda da değil gibi. Çünkü görülecek şeylerin renkliliği ve çokluğu karşısında uyku, bu süreden çalınan bir şey gibi gözükmeye başlıyor. Hepimiz mutluluk ve coşku ile birbirimizle gördüğümüz şeyleri paylaşıyoruz. İlk günün şoku halen devam ediyor sanki sihirli bir ülkedeyiz. Daha şimdiden bu seyahate geldiğimize değdiğini düşünüyoruz.

11.12.2012 – SALI – JAIPUR / FATEHPUR SIKRI / AGRA

Sadece 17 Yıl Yaşayabilen Şehir: Fatehpur Sikri

Sabah erkenden Agra’ya doğru yola çıkıyoruz. Agra kenti de eski bir başkent. Hepimiz heyecanlıyız çünkü Agra’da Taç Mahal’i göreceğiz. Yolumuzun üzerinde önce Unesco Dünya Mirası listesinde olan Fatehpur (Fetihpur) Sikri’ye uğruyoruz. Ekber Şah tarafından 1567 yılında inşaatına başlanmış kızıl kumtaşından yapılmış büyük bir saray ve camisi. Fatehpur Sikri sadece 17 yıl imparatorluğun başkentliğini yapmış ve daha sonra hala tam olarak bilinmeyen bir sebeple terk edilmiş ve Agra’ya geri dönülmüş. Mimarisinde, Hindu mimarisi, Hristiyan etkisi ve Pers sanatını birlikte görmek mümkün. Saraydaki işlemelerde de aynı şekilde, kendisine has işlemelerle Hristiyan ve Müslüman etkisi görülüyor. Taşı sanki bir ahşap gibi işlemişler. Mimarilerin ve işlemelerin bu iç içe geçmişliği önemli bir siyasetin göstergesi; çünkü Ekber Şah’ın amacı tüm dinlerden bir bileşim oluşturmakmış. Beş katlı (Penç mahal ) olarak bilinen bölümde birbirine benzemeyen 85 sütun var. Saray avlusunda yağmur suyunu toplamak için özel eğimler yapılmış. Sarayın güneş alan tarafı kışlık saray, gölgede bulunan tarafı ise yazlık saray olarak kullanılmış. Ekber Şah’ın yatağının bulunduğu yeri ve yattığının görünmemesi için yapılan mekanizma ilgimizi çekiyor. Ekber Şah’ın Hindu karısına ayrılmış olan mahal diğerlerinden daha gösterişli çünkü Şah, Hindularla ittifak yapmak ve onları kazanmak istiyor. İlginç bir ayrıntı da kare taşlardan oluşan avluda, Ekber Şah’ın satranç oynarken satranç taşları olarak haremindeki hanımları kullanmış olması. Büyük yatırımların yapıldığı bu devasa yerleşimlerin neden terk edildiğini merak etmekten kendimizi alamıyoruz.
Şeyh Selim Chisti; “Üç Oğlun Olacak”
Bu arada ilginç bir hikaye -ki bu gibi turistik yerlerde turistlere yönelik anlatılan her hikayeyi doğru kabul etmemek lazım geldiğini düşünerek -dinledik: Ekber Şah’ın oğlu olmuyor. Selim Chisti Müslüman bir evliya, Ekber Şah onu ziyarete dergahına gidiyor, Chisti ona “üç oğlun olacak” diyor. Gerçekten de dergahtan döndükten bir süre sonra üç oğlu olunca bunlardan birinin ismini Selim koyuyor. İlginç bir detay, Ekber Şah ile Kanuni aynı dönemde yaşıyorlar ve Kanuni’nin çocuklarının isimi de Selim ve Cihangir. Chisti ailesi halen o bölgede yaşıyor ve aileden ölenleri halen aynı yere gömüyorlar. Günümüzde halk, Chisti’nin mezarına erkek evlat için geliyormuş. Ekber Şah’ın, ülkenin yönetim yerini Chisti yüzünden Fatehpur Sikri’ye getirdiği şeklinde açıklamalar varmış. Fatehpur Sikri’deki caminin mimarisi, diğer binaların mimari tarzına uygun, yine iklime uygun açık cami tarzında. Chisti’nin dergahının kapısı Agra’ya bakıyor. Agra’ya doğru tekrar yola çıkıyoruz, Agra da 200 yıl başkentlik yapmış önemli bir şehir.

Yine yollardayız, köylerin içinden geçiyoruz, köy evlerinin önündeki avlularda, yere serdikleri kilimlerin üstüne oturmuş kağıt oynayan erkek grupları. Eskiden bizde de yaygın olan kömür ütüsü ile evlerin önünde ütü yapan ütücüler. Bizdekine benzer bohçacılar. Bisiklet çok yaygın… Ancak huzur bozan motorsikletliler de. Çünkü gençler cidden deli gibi sürüyor.

Aşkın Sembol İsmi; Taç Mahal
Nihayet Taç Mahal’deyiz. Gezinin en heyecanla beklenen anı. Babür imparatoru Şah Cihan tarafından eşi Mümtaz’ın kabri olarak yaptırılan bu mermer yapı, dönemin mimari tarzlarının, Türk, Osmanlı, İran, Hint ve İslam mimarisinin bir bileşimi. Hindistan’ın sembollerinden. Dünyanın 7 harikası içinde kabul ediliyor.

Şah Cihan’ın büyük aşkı Mümtaz Mahal, 14ncü çocuğunu doğururken 1630 yılında, 40 yaşında iken vefat ediyor. Söylenen o ki eşine “bana öyle bir mezar yap ki, yattığım yerde çocuklar sürekli Kuran okusun” diye vasiyet ediyor. Binanın içinde hafızlık yapan çocuklar için yapılan bu odaların kapısı mezara doğru bakıyor. Türbe, 1631’de başlanmış 1652’de 22 yılda bitirilmiş. Mimar Sinan’ın öğrencisi olan iki mimar tarafından yapılmış. Bu türbe için Rajastan bölgesinden sayısı 200’ü bulan fillerle mermerler getiriliyor. Binanın dışında bulunan Yasin suresi yine İstanbul’dan gelen bir hattat tarafından yazdırılmış. Duvarların süslenmesinde değerli taşlar da kullanılmış. Anıt mezarın içindeki duvarlarda bir zamanlar duvarlara gömülü bir şekilde değerli taşlar da varmış ancak yağmalanmış. Binanın her iki tarafında bulunan iki yapıdan biri cami, diğer istiratgah olarak tasarlanmış.

 
Tac Mahal’in; mermerinin yapısı sebebiyle; günün değişik saatlerinde hava durumuna ve ışığa göre değişik göründüğü söyleniyor. Bu yüzden fotoğrafçıların da ilgisini çekiyor. Taç Mahal’i biz, puslu bir kış günü, gün batımında görüp hayran kaldık, mimarların dehasını takdir ve hakkını teslim ettik, diğer günlerde çekilmiş fotoğrafların da bu güzelliği ancak gösterdiğini düşünüyoruz. UNESCO Dünya mirası listesinde yer alan bu şaheser yaklaşılmasına rağmen uzaktan gözükmeyen, duvarlarla kendini gizleyerek ancak bahçesindeki ikinci kapısından içeri girildikten sonra kendini gösteren bir şekilde inşa edilmiş. Bu mimarlık dehasına hayran olmamak imkânsızdı gerçekten. Ne yazık ki kış akşamları erken kararıyor, gün akşam oluyor, çıkan yağmur ve soğukla beraber Taç Mahal’e elveda diyerek ayrılıyoruz.
Taç Mahal külliyesinin dışındaki dükkânlar grubumuzun hediye alma ihtiyacını epeyce karşılıyor. Bavullar ağırlaşmaya başlıyor. Pazarlıkta da acımasızlaşmış durumdayız, artık ne söylenirse yarısını hatta üçte birini söyleyerek pazarlığa başlıyoruz! Kalabalık olmamızı ve çok alacağımızı öne sürerek pazarlığımızı arttırıyoruz.

Dönüş yolunda, Tac Mahal’e sadece yabancı turistlerin değil, uzun sıraları sabırla bekleyen yerel halkın da büyük ilgi göstermesini konuşuyoruz. Görevliler, yapıyı korumak için neredeyse her şeyin yasak olduğu çok sıkı bir kontrol ile içeriye aldılar. Ancak içeride bir türbe ziyaretine yakışacak bir türbe terbiyesinin olmayışı, sanki alelade bir turistik tesis gibi oluşu grupta böyle beklenti içinde olanların konuşma konusu oluyor.


12.12.2012 – ÇARŞAMBA – AGRA / DELHİ / VARANASİ

Agra Kalesi

Agra’da geceliyoruz, sabah kahvaltının ardından yola koyuluyoruz, bugün Ganj nehri kenarındaki kutsal şehir Varanasi’ye uçacağız. Önce sabah çok erken saatte uyanıp Agra kalesine uğruyoruz, sabahın erken saatlerindeki ziyaretimiz sırasında, kale kapısına yakın bir duvarda henüz daha uyanamamış bir yarasa görüyoruz. Hindistan’da gördüğümüz binbir çeşit hayvana biri daha ekleniyor. Şah Cihan’ın oğlu babasını Kızıl kumtaşından yapılmış bu kaleye hapsediyor.  Karşıda hanımı Mümtaz Hatun için yaptırdığı Taç Mahal’in seyrine bakarak Şah Cihan burada hayatını bitiriyor.
Kalede ziyaret uzayınca uçağa geç kaldık ve hava yolu şirketi bizim için uçağı bekletiyor!

3000 Yıllık Kutsal Şehir; Varanasi; Hinduların Hac Mekanı

 
Varanasi 3000 yıllık geçmişiyle dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri.  Hindular hacı olmak için bu bölgeye geliyorlar. Tanrı Şiva tarafından kurulduğuna inanılan bu şehir Hindularca kutsal; şehirde metafizik ve doğaüstü güçler olduğuna inanılıyor. Varanasi, medeniyetin çıkış noktası olarak kabul ediliyor. Hem kültürel, hem de dini bir merkez. 3 milyon nüfusu var, 116 bin Müslüman da yaşıyormuş, Jainizm dini mensupları çoğunluktalar. Himalaya dağlarından gelen suların birleşiminden doğan Ganj nehri Hindistan içerisinde 2500 km. yol yapıp Bengal körfezine dökülüyor. Varanasi şehrinin içinden de geçen Ganj nehrine inen merdivenlere “ghat” adı veriliyor ve belli dini gruplar ve büyükleri adına yaptırılmış bu merdivenler Varanasi’nin kutsallığının bir simgesi. Hindular Ganj’ın kutsal sularına bu merdivenlerden inerek hacı oluyor ve günahlarından arındıklarına inanıyorlar. Ayrıca ölülerini de yakıp küllerini Ganj nehrinin üzerine savuruyorlar.
Havaalanından otele gittiğimiz yol boyunca şehrin eskiliği ile birleşince Varanasi gözümüze diğer gördüğümüz yerlerden çok daha fakir ve kirli gözüküyor. Üstelik şehrin ilginç bir kokusu var. Otele varışta, boynumuza, bir tanrının kutsal aksesuarlarından birisi;  bir meyvenin çekirdeklerinden bir kolye takarak bizi karşılıyorlar. Otelin lobisinde müzisyenler yerel müzik yapıyorlar. Akşam Ganj nehri kıyısındaki dini törene katılmak için Rikşovlarla yola çıkıyoruz. Belli bir noktada inip yürümemiz gerekli imiş. Bu yürüme mesafesi boyunca gördüğümüz insan manzaraları anlatılamaz. Yol bizi Ganj nehirine doğru inen merdivenlere, insanların biriktiği nehir kenarında bir meydana getiriyor. Ayin başlıyor. Karada ve nehirde tekneler üzerinde yüzlerce insan ayini izliyor. İçlerinde yaşlıların sayısı hayli fazla. İlahiler hoşumuza gidiyor. Sarı satenden kıyafetler içinde altı tane genç rahip var, portakal rengi çiçeklerle süslü kendilerine ayrılmış alanlarında ilahilerle birlikte belli hareketleri yapıyorlar. 20 dakika kadar süren bu ayinde küçük çanlar çalıyor, mumlar, ateşler yanıyor ayin sonunda çiçeklerin içine yerleştirilmiş yanan mumlar nehre bırakılıyor. Gecenin karanlığında büyüleyici bir güzellik; gerçekten çok estetik. Ayine katılan Hindu müminleri rahatsız etmeden fotoğraf ve video çekmeye çalışıyoruz. Katılımcı kitlenin renkliliği ve heterojenliği anlatılamaz, gözlere şenlik bir topluluk. Örneğin “sadu” diye adlandırılan, sürekli dua ile ömrünü geçiren, sadakalarla geçimini sürdüren ve ölünce yakılmayan bir tipoloji var. Gidişte ve dönüşte kullandığımız yoldaki yaşlıların ve dilencilerin çokluğu göze çarpan boyutta.  Öğrendiğimize göre yok edici tanrı Şiva’ın toprakları olarak Varanasi kutsal bir şehir ve bu yüzden yaşlıların sayısı çok fazla! Şöyle ki: yaşlılar ya buraya bırakılıyor ya da kendileri bu şehre ölmeye geliyor yani burada ölmeyi bekliyorlar! Ve burada ölümü bekleme süreleri içinde dilenerek geçiniyorlar! Yiyecek bulamayıp çöplerden de beslenenler olduğunu öğreniyoruz! Burada öldükleri takdirde re-enkarnasyonda en üst düzeyi anlatan Nirvana’ya ulaşmış ve tekrar dünyaya gelmek zahmetine girmemiş olacaklar! Ateş gösterileri, ilahiler, tütsüler, kokular ve katılımcıların şok edici çeşitliliğinden sarhoş olmuş vaziyetteyiz. Gördüklerimizi sindirmeye çalışıyoruz.
13.12.2012 – PERŞEMBE – VARANASİ / KATMANDU

Ganj’da Cenaze Töreni

Sabah çok erken saat 4:30 gibi uyanıp akşam ayin için gittiğimiz kutsal Ganj nehri kenarındaki gece gittiğimiz merdivenlere yani “ghatlara” bu kez henüz gün doğmadan gidiyoruz. Yolumuz üzerinde sağlı sollu dükkanların önünde hacılar ve “dokunulmayanlar” üzerlerinde yün örtüleri örtünmüşler, sokakta halen uyumaktalar. Nehir kenarında tekneye binip açılıyoruz nehrin kıyısına yakın bir şekilde çeşitli ghat’lara(merdivenlere) yakın bir yolculuk yapıyoruz. Hava kapalı, gri bir hava var sisler içinde, başka turist tekneleri, örneğin Japonlar ve kıyafetlerinden Budist monklar olduğunu anladığımız grupların tekneleriyle birlikte nehrin üzerinde masalsı bir yolculuk yapıyoruz.(fotoğraflar) Belli ki bu siste güneşin doğuşunu göremeyeceğiz. Ama sisin yarattığı masalsılık hepimizin nefesini kesiyor, ciddileştiriyor. Tekneyle önlerinden geçtiğimiz her birinin ayrı bir ismi ve tarihi olan çeşitli ghatlar nehre doğru iniyorlar. Bu merdivenlerin bitiminde çok katlı evler var. Bu eski evlerin ghatları yaptıran ailelere veya dini gruplara ait olduğunu öğreniyoruz. Kıyı boyunca böyle onlarca sayısız ghatın önlerinden tekneyle geçiyoruz. Ayin ve törenler için ayrı ghat, ölü yakmalar için ayrı bir ghat kullanılıyor. Sabahın o erken saatinde Hintli hacılar bu merdivenlerden nehre doğru yavaş yavaş iniyorlar. Sabah ayazı var. (5-6 derece) bizlerin üzerinde montlarımız var. Kadınlı erkekli hacılar ise bu soğuk havada üzerlerinde tek bir bez parçası ile Ganj’ın soğuk sularına dalıyorlar, suyu üzerlerine atıyor, ellerini yüzlerini yıkıyorlar. Rehberimiz Nagender “kutsal bir nehir bu, hacı onlar, üşümezler !” diyor. Hacıların fotoğraflarını çekip mahremiyetlerini bozmamamız konusunda sık sık uyarı alıyoruz. Bilhassa da cenaze törenini çekmememiz hakkında. Bu konuda tatsız tecrübelerden bahsediliyor. Ölüleri yakmak için kullanılan bir ghat’a gelince teknemiz duruyor, bir müddet sonra hepimizin kanını donduran bir gelişme oluyor. Ghat’a “son yatak” dedikleri tahtadan merdivene benzer bir taşıyıcının üzerine yatırılmış, üzeri kavuniçi çiçeklerle süslenmiş yüzü ve vücudu görünen bir erkek cenazesi geliyor.
Karşımızdaki manzara şöyle: biz nehrin üzerinde, bir teknenin içinde, karaya yakın bir yerdeyiz, kara tarafında tam karşımızda, sol tarafta merdivenlerin başında cenaze ve cenaze sahipleri, sağ tarafta ise, tahtalardan ve kavuniçi çiçeklerden oluşan bir çöp dağı var. Birazdan anlıyoruz ki üzerinden duman çıkan bu çöpler herhangi bir çöp değil, önceki cenazelerden arta kalan çöpler! Ve çok ağır bir koku var. Belki de günde onlarca cenazenin yakıldığı bir yer burası. Cenazeyi merdivenlerin başına yerleştiren cenaze sahibi genç bir adam, matemin rengi olan beyaz bir kumaşa sarılmış, saçını sıfıra vurdurmuş. Birkaç kişi “son yatağı” merdivenlerden aşağıya nehre kadar  indirip, “son yatakla” birlikte cenazeyi suya sokup çıkarıyorlar. Bizdeki gusle benzer bir ritüel bu. Hindu geleneğinde erkekler bu şekilde yakılırken, kadınlar ve çocuklar yakılmıyorlarmış! Hamileler ve dişi çıkmamış çocuklar için de başka uygulamalar var. Onları olduğu gibi nehre bırakıyorlarmış! Bu arada cenaze törenine kadınlar katılmıyorlarmış. Kıyıda bulunan, başı tıraş edilmiş, matemin rengi beyazlar giyinmiş cenaze sahibi genç erkek -ki genellikle ailenin en büyük oğlu olurmuş-,  teknemize uzun uzun bakıyor. Anlaşılan o ki çoğunluğu kadınlardan oluşan bizim grubun da teknede bile olsak kadınlar olarak orada olmamız hoş karşılanmıyor. Cenaze sahibinin kesilen saçları babasıyla beraber yakılacak.  Biz seyrederken, “dokunulmayan” olduğunu öğrendiğimiz cenaze yıkayıcıları, yakma işlemleri için cenazeyi üzerine koyacakları bir odun yatağı hazırlıyorlar. Cenaze üzerinde altın bir takı varsa eğer, sadece bu odun getiren “dokunulmayanların” onu alma hakkı var. Ancak bu aşamada bizim gitmemizin daha iyi olacağı kanaatine varan tekne kaptanımız cenaze merdivenlerinden yavaşça uzaklaşıyor. Biz ayrılırken merdivenlere “son yatak” üzerinde bir başka cenaze daha geliyor. Ölüyü yakmak için gerekli olan ateş merdivenlerin başındaki tapınaktan alınacak ve cenazeler onunla yakılacak. İnanışa göre tapınaktaki bu ateş evren kurulduğundan beri hiç sönmemiş olduğuna inanılan “sonsuz ateş”. Yakma işlemi bittikten sonra külleri Ganj’a serpilecek. Böylece dünyadaki dört elementten(toprak, su, ateş, hava) biri olarak varlığı dünyaya geri dönmüş olacak. Havadaki sisten güneşin doğuşunu göremiyoruz ama cenaze merdivenlerinin o ağır kokusu ve atmosferi hepimizin yüreğine bir kurşun gibi oturuyor ve hafızalarımıza unutulmayacak bir anı olarak yerleşiyor. Dönüş yolunda yürürken başka cenaze sahipleri de yanımızdan geçiyor, saçlarını sıfıra vurdurmuş, tam tepede çok küçük bir kısmından kuyruk yapmış, beyaz giymiş, orta yaşlı, hüzünlü erkekler bunlar.  Hinduların hayatlarında düğün de ölüm de çok zor.
Sarnath; Buda’nın ilk vaazını verdiği yer
Otelimize dönüp kahvaltımızı yaptıktan sonra Sarnath’a doğru yola çıkıyoruz. Burada Buda dinini tanımaya başlayacağız. Budist tapınaklarına stupa deniyor, yolda stupaları mimarilerinden ayırt etmeye başlıyoruz. Bunlardan Nepal’de; Katmandu’da da göreceğiz. Yolda yerel seçimlerin olduğuna dair işaretler görüyoruz, afişler vesaire; her eyaletin kendi kabinesi varmış. Hindistan devleti her dini grubun bayramını resmi olarak tanıyor ve tüm dinlerin bayramlarında resmi tatil ilan ediyormuş. Aslında çok demokratik bir uygulama ama verimlilik prensibine göre düzenlenmiş bir hayat yaşayan Batılı mentalite için bu durum Hintlileri tembellikle suçlamak için kapı açıyor.
Sarnath; Varanasi’nin yaklaşık 10 km dışında Buda’nın ilk vaazını verdiği ağaçlar içinde bir alan. Biz gittiğimizde çok sakin olan Sarnath; Vişna’nın ve Buda’nın doğum günlerinde çok kalabalık oluyormuş. Buda, bu alanda bulunan bu ağaçlardan birinin altında ilk vaazını vermiş. Daha sonra bu alana çeşitli binalar inşa edilmiş ancak şu an bunlardan pek eser kalmamış. Buda aslında bir Hindu prensi, yani bir kralın oğlu, milattan önce 6ncı yüzyılda ormanlık, koruluk olan Bodgaya bölgesinde meditasyon yapıyor. Meditasyonu dilimize tefekkür olarak tercüme edersek; yani tefekkür ederek doğruya ulaşmaya çalışıyor. Bizim kültürel bağlamımızın sözcüklerini kullanırsak eğer, inzivaya çekilerek, bir nevi itikafa giriyor. Bu inziva sırasında “aydınlanıyor” yani “Niravana’ya ulaşıyor”. Daha sonra Varanasi’de Sarnath’a geliyor ve ilk defa bu bölgede 5 kişiye öğretisini anlatmaya başlıyor.  Dönemin Hindu kralı, Buda’nın öğretisini kabul ediyor ve bu dine hizmet için tüm dünyaya oğlu ve torunu da dahil olmak üzere elçiler yolluyor. Daha sonraki kral ise tam tersi Buda’nın öğretisine karşı savaşıyor. Buda’nın getirdiği bu öğretiye karşı o zaman ki mevcut Hindu sisteminin reaksiyon vermesi ile bu bölgede çok önemli din savaşları olmuş ve Hindular bu savaşı kazanmışlar. Daha sonra, Buda’nın küllerine sahip olmak için krallar arası savaşlar oluyor. Bütün bu savaşlar neticesinde günümüzde çok huzurlu görünen bu yeri neredeyse yerle bir etmişler. Ancak daha sonra Buda’nın takipçilerinin çabaları sonucu bu kutsal yer tekrar gün yüzüne çıkmış. Şu anda her ne kadar Buda bir heykel olarak birçok Hindu tapınağında yer alsa ve Hinduizmle iç içe geçmiş olsa da ilk dönemlerde çetin din savaşları gerçekleşmiş. Bu yüzden Sarnath, Buda ölmeden önce kutsal ilan edilmiş olan dört yerden birisi ve bu sebeple Budist dünyanın en önemli yerlerinden.
Sarnath ayrıca Jainizm dini için de önemli bir yer olarak kabul ediliyor. Jainizm de Hindu asıllı bir din. Aynı Buda gibi Jainizm’i kuran da bir Hindu prensi. Jainizmin 14 tane tanrısı var. Jainizmi, Budizmi sahiplenen kral gibi bir kral sahiplenmediği için bu bölgede yerel kalmış ve dünyaya yayılamamış. Budistler cenazelerini yaktıktan sonra Hindular gibi Ganj’a atmayıp kavanozlarda tutuyorlar. Din adamlarının külleri de tapınaklarda bulunuyor. Sisteme genel olarak bakıldığında, Hindu doğuluyor ama Hindu olunamıyor. Bu bakımdan sanki Yahudiliğe benziyor. Günümüzde iki tür Budist monk var, bunlardan kendini dine adamış olanlar evlenmiyorlar. Grubumuz, öğle namazını, Buda’nın ilk vaazını verdiği bu kutsal ağaçlık alanda, çimenlerin üzerinde cemaat ile kılıyor.Yolda bir Budist parkına uğruyoruz.
Artık Tapınaklara Krallığı Katmandu’dayız

Öğleden sonra Varanasi’den uçakla Nepal’in başkenti Katmandu’ya geçiyoruz. Uçakta bizim gruptan başka pek kimse yok, dört tane Budist rahip bir de bizim grup var uçakta! EGP Turizm sanki bizim için özel uçak kaldırmış gibi.

İnanılır gibi değil ama işte gerçek, Katmandu yolundayız! Nepal için Hindistan ve Çin arasında “sandviç ülke” diyorlar. 27 milyon nüfusu varmış. Dünyanın 14 büyük yüksekliğinden 8’inin bulunduğu bir coğrafyaya gidiyoruz demeye kalmadan işte dağlar! Himalayalar! Bulutları delip geçmiş heybetli dağların uçağın hemen yanı başında azametle dikildiklerini görmek insanda müthiş bir haşmet, hayranlık ve hayret duygusu uyandırıyor.
Katmandu’nun Üç Büyük Dini; Hinduizm, Budizm ve Turizm
Katmandu’ya vardığımızda ilk fark ettiğimiz şey insanların tiplerinin değiştiği.  Gözler çekikleşti ve değişik etnisitelerden insanlar belirdi. Katmandu havaalanında karşılama yazısı..tercümesi: “Nepal’de yapılması gereken işler biraz zaman alır, bu sebepten sakin ol ve biraz rahatla”! yine Katmandu havalanaından bir başka karşılama yazısı: “Nepal’de otomobil klaksonları bir insanın kendisini yaratıcı bir şekilde ifadesi için harika bir yoldur.”

Katmandu bir vadinin içine yapılmış bir şehir. Katmandu’nun bir başka adı; Tapınaklar Krallığı diye anılıyormuş. Ülkede yaygın Hindu ve Budist tapınakları bunlar, adına “padoga” diyorlar. Hint tarzı “stari”, Budist tarzına “stupa” adı veriliyor. Otel yolunda fark ettiğimiz bir başka şey: Katmandu, Hindistan’a nazaran daha temiz. Arabaların boyutları iyice küçüldü. Yeni mihmandarımız kendini tanıtıyor, ülkedeki 70 tane etnisiteden birine ait olduğunu, ülke dili olan Nepalce’den çok farklı bir dile sahip olduklarını söylüyor.  Hatta bir cümle ile örnek bile veriyor. Nepalli mihmandarımız ülkenin üçüncü dininin “Hinduism ve Budism’den sonra turizm” olduğu esprisini yapıyor. Nepal’li mihmandarımız Hindistan rehberimiz Nagender gibi henüz bizi tanımıyor çünkü grup olarak Nepal’de henüz alışveriş canavarına dönüşmedik J Bir sonraki gün alışveriş için verilen süre bitince “otobüse binme vakti geldi” demesine rağmen kimsenin kendisini kale almadığını görünce rehberimiz Seyit Ali beye gelerek, “alışverişi bırakmıyorlar, benim sözümü dinlemiyorlar!” diyerek kimsenin kendisini kale almayışından şaşkınlıkla dert yanacak… J

14.12.2012 CUMA – KATMANDU

Katmandu’da yakın zamana kadar bir saray olarak kullanılan otelimiz gerçekten çok güzel! Güzel kapıları ve odalarıyla eski eser ziyaretine gerek yok, zaten içinde yaşayacağız!  Eski bir saray olmak suretiyle odalarımız normal bir otel gibi birbirine eş odalar değil ve bu yüzden gruptan kimine tavanları işlemeli malikâne odası, kimine daha küçük, kimine büyük odalar düşüyor.
Oteldeki hediyelik eşya dükkânlarından birinin sahibi dert yanıyor, ülke çok yakın bir zamanda, 2008’de demokrasiye geçmiş ama geçiş çok kanlı olmuş. “Demokrasi öncesinde biz gerçekten barış dolu ve huzurlu bir ülkeydik, şimdi ise genç kızları bozdular, onları fuhuşa alıştırdılar” diyor. Ülkedeki iş adamları ve güç sahipleri Batılı güçlerle birlik olarak Nepal Kralını ülke dışına itmişler. Otelimizin içinde bizim gibi müşteriler arasında bulunan, uluslar arası çalışan “işçi simsarları” ile tanışıyoruz. Bir kadın bir erkek, Katmandu’dan Arap yarımadasındaki Doha’ya götürmek, orada çalıştırmak üzere, bu ülkeye işçi aramaya gelmişler. Bu ülkedeki belli meslekler başka ülkelerde ilgi topluyormuş. Üstelik bu ülke insanı güvenilir bulunuyormuş. Gençler dışarı gitmek için fırsat kolluyorlarmış. Kapitalizm ve corporatizm hiç durmadan çalışıyor.
Grubumuzdan bir grup Himalayaları yakından görmek için rezervasyon yapıyor. Sabah çok erken saatlerde kalkıp dağa çıkıyorlar. Döndüklerinde dağların haşmetinden ve pilotun onlara iniş sırasında yaptığı bir sorti ile yüreklerini nasıl ağızlarına getirdiğinden bahsediyorlar. Everest’i gördüklerine dair bir sertifikaları oluyor!
 
Yaşayan Tanrıça Kumari Bize Göründü!
Kahvaltının ardından Katmandu turumuz başlıyor. Patan Şehri ilk gideceğimiz yer. Burada Durbar Meydanını yürüyerek geçiyoruz, meydan etrafında saray binaları, avlular ve muhteşem tapınaklar var. Bunlar şahane tahta işçiliği ile ağzımızı açık bırakıyorlar. UNESCO Dünya Mirası Listesinde yer alan bu binaların güzel olduğunu duymuştuk ama bu kadar güzel bir yer beklemiyorduk doğrusu.

Yaşayan Tanrıça veya Bakire Tanrıça olarak da bilinen Kumari için yapılan Kumari Tapınağının avlusuna girmemize izin var, çünkü içeride halen oturanlar var. İnanılır gibi değil, bu binada yaşayan bir tanrıça var! Kumariler yani tanrıçalar özel bir aileden geliyormuş. Kumariler, belli fiziksel özellikleri olan 2-3 yaşlarındaki küçük kızlar arasından seçiliyor. Seçilebilmesi için küçük kızın burcunun da, yani yıldız haritasının da uygun olması gerek. Bu seçim işlemini özel bir konsey gerçekleştiriyor. Rahipler ve aileden bir heyet tarafından Kumari adayları belirlendiğinde, yıldız haritalarına göre en uygun olanına karar veriliyormuş. Seçildikten sonra ailesi küçük Kumari’yi buraya, ziyaret ettiğimiz bu tapınağa teslim ediyor. Senede 13 defa gerçekleşen törenler için, özel bir kıyafetle dışarı çıkıyor, insanları kutsuyor. Bunun dışında Kumari buradan hiç dışarı çıkmıyor.

Zaman zaman avludaki insanlara tapınağın penceresinden görünüp insanları kutsuyor. Binaya Hindular ve Budistler dışında başka dini mensuplarda olanların girmesi yasak. Ancak binanın avlusuna girebilme iznimiz var. Bu tapınakta yaşayan özel bir aile var. Ergenliğe ulaşmamış, bu masum tanrıya, bu aile hizmet ediyor. Tapınakta bulundukları süre içinde Kumariler buradaki özel ailenin yönetiminde ve hizmetinde yaşıyor, sadece o aileden insanlarla görüşüyor. Özel öğretmenleri var. Aileden arkadaşları var, onlarla oynuyor.  Kumari iken vefat eden olmamış. Çocukların tipi benziyor ve burcu da tutuyorsa Kumari olabilir. Burası onun evi, inanışa göre bu küçük kızın, tanrının sürekli re-enkarne olan hali olduğuna inanıyorlar. Kumariler ilk adet gördüklerinde kendi biyolojik ailesinin yanına geri dönüyor. Kendi ailesine geri döndükten sonra da Kumarilerin toplumdaki saygınlığı devam ediyor. Kumariler evlenebiliyorlar ancak “Kumari ile evlenen erkek uzun yaşamaz” diye halk arasında bir inanış var!

Kumari’lerin bakımından sorumlu ailenin fertleri, tapınağın avluya açılan pencerelerinden, dünyanın her tarafından gelmiş biz turistlere bakıyorlar. Biz oradayken acaba denk gelir de bize yüzünü gösterir mi diye içimizden dua ederken halen tanrıça olarak kabul edilen Kumari’nin bizleri selamlayacağı söyleniyor! Ve ama fotoğraf çekmememiz konusunda uyarılıyoruz… Doğrusu bu ya küçük kız için üzülmemek imkânsız geliyor. Küçücük bir çocukken seçilerek geldiği bu evden, 12-13 yaşına girip de regl olunca ayrılacak ve daha da kötüsü tekrar ölümlü bir insan olacak! Küçük yaşta Kumari olduğu için kopartıldığı kendi ailesinin yanına dönecek ve Kumarilerle evlenen erkeklerin erkenden öldüğüne dair yaygın inanış gereği büyük bir ihtimalle hiçbir talibi çıkmayacak. Öyle bir inanış ki onlarla kimsenin evlenmemesi de bu şekilde garantilenmiş oluyor! Kimsenin kutsalını incitmeden yaşamak ve hele de bunu yazıya dökmek gerçekten çok zor!
Meydanda bulunan beyaz yönetim binası, sarayın bir parçası imiş, 1951 yılına kadar Nepal’in yönetici hanedanı Avrupa’ya çok gidip gelmiş, senede bir defa yapılan bir festivalde ülkenin tüm yöneticileri burada bir araya geliyor, Kumari gelenleri kutsuyor ve daha sonra bulundukları yerlere geri dönüyorlarmış. Bu festival genelde Eylül ayında oluyormuş. Bu bölgede Hinduların Shiva tanrısına da inanılıyor, Hinduizm ve Budizm arasında bir harmoni var. Bir başka ilginç şey; burada Shiva’nın sigara ya da bir çeşit ot içtiğine inanılıyormuş. 1960-1970 lerde Batılı hippiler buradaki belli tapınaklara gelip bu otlardan içerek hippi yaşamı sürmüşler. Biz oradayken de, gruplar halinde Batılı gençliği, sanki nostaljik turlar gibi babalarının yaşadığını yaşamaya geldiklerini gördük.

Maymunlar Tapınağında Maymunlarla Birlikte
Bu ziyaretten sonra 2000 yıllık bir bölgeye, Maymunlar tapınağı diye adlandırılan bir tepeye çıktık. Tepeye çıkış için pek çok merdiven var biz en kısasını kullandık. Maymunların doğal mekanı görünümündeki bu tepede 5 tane Budist tapınağı var. Aşağıda bütün Katmandu ayaklarımızın altında. Budist tapınaklarında dua bayrakları var. Çevremizdekilerle ilgili bilgilendiriliyoruz: 5 tane renk, 5 elementi temsil ediyor. Harrati tanrıçası, 12 yaşına kadar çocukları koruyan bir tanrı. Tapınaktaki gözler Buda’nın gözleri. 13 basamak, aydınlanma yolunda kat edilen 13 aydınlanma basamağıdır. Bizdeki seyr-i sülük’e benzetilebilir. Basuri; Buda’nın müzik aleti….
Maymunlar tapınağında Budist ve Hindu tapınaklar iç içe. Budistler burada, tapınağın etrafına yerleştirilmiş, içinde dua kağıtları olan silindirleri elleriyle çevirerek tüm silindir şeklindeki binanın etrafını tavaf ederek ibadet ediyorlar. İçiçe girmiş bu Hindu ve Budist tapınaklarında dua eden gruplar var. Tütsüler, çiçekler, kuşlar, maymunlar. “Om mane pad me hum” mantrası ya da ilahisi neredeyse tüm yolculuk boyunca her yerde. Bu arada öğrendiğimize göre evcil olmayan bu maymunların gözüne bakmamak lazımmış. Elinizde bir şey yoksa bile, eliniz kapalı olmalı. Maymunun Koreli bir turistin elma şekerini kapıp, bir köşede poşetini açıp yiyor! Derken, grubumuzdan hayvan dostu Sacide hanımın elindeki paketi bir maymun kapıp kaçıyor! İçinde yiyecek yok ki, eyvah hediyelik biblolar gitti!


Tapınakta Alternatif Tedavi

Aslında normalde iki ayrı şehir olan Patan ve Katmandu’yu ortadan geçen bir nehir ayırıyor. Şimdi bir başka yere, Patan’da bulunan Kasthamandap, Mahadev, Parvati tapınaklarını görmeye gidiyoruz. Burada bu kadar çok tapınak olmasının ilginç bir nedeni var: 17nci yüzyılda burada bir nevi tapınak yapma yarışı olmuş ve dolayısıyla aynı cadde boyunca gördüğümüz tapınaklar bu yarışın bir ürünü olarak günümüze gelmiş.  Bir tapınağın içinde, kurban yerinin önündeyiz: inanışa göre 5 farklı kötü özellikten kurtulmak için 5 farklı havyan kurban ediyorlar: Manda, keçi, tavuk, ördek, koyun. Khali adlı gücü temsil eden tanrılarına sunuyorlar. 10 gün sürüyor, 9ncu gün etleri dağıtıyorlar. Aynı bölgede Katmandu’nun en eski binası, 12. yy.dan kalma direkleri ahşap ve tek bir ağaçtan yapılmış, hatta Katmandu isminin de bu binanın geldiği söylenen basit görünümlü bir binaya giriyoruz. Eski dönemlerde Hindu ve Budist hacılar, hac döneminde burada yatıp kalkarmış. Hacıların vücudunun herhangi bir yerinde bir ağrısı varsa, bu binadaki belli bir direğe vücudunun o kısmını sürtmesi halinde ağrının geçeceğine inanılıyor. Biz oradayken buna inanan insanlar o direğe vücutlarını sürtüyorlardı. Komik görünüyor ama biz de denemeyi ihmal etmedik.
Aşk tanrısı Krişna (Vişnu’nun re-enkarne hali, Goddes of love) iİçin yapılan tapınak 17nci yy.da taştan yapılmış. Her tanrının bineği farklı, Krişna’nın bineği; yarı kuş, yarı insan. Bu tapınağın önündeki sütunun üstünde ölümsüz kral Malla king var. Kral kendini ölümsüz olarak görüyor, efsaneye göre bu kral ölene kadar o heykelin tam karşısındaki binanın penceresi açık olarak kalacak. Gerçekten de heykelin karşısında açık bir pencere vardı. Efsaneye göre tapınağın her iki yanında duran fil heykelleri canlanacak, su içmeye pınara gidecekler, yoldaki köpek heykelleri canlanıp onlara havlayacak, kuş figürü uçacak ve ölümsüz kral işte o zaman ölecek.

Şifa Veren Kaseler; Biyo-Rezonans
Patan metal işleri ile ünlü bir yer, altın ve gümüş dâhil 7 tane metalin karışımından yapılan tedavi kaseleri çok meşhur. Bu şifa tasları özellikle el yapımı olması halinde titreşimlerle iyileştirme etkisine sahip. Sadece dolunayda imal edilen şifa kâseleri titreşim ile insan vücudundaki 5 tane çakrayı açıyor, kan dolaşımının doğru yapılmasını sağlıyormuş.
Bu kâselerin çıkardığı titreşimi 20 dakika yaparsan, gece çok rahat uyuyormuşsun. Gruptaki doktorların önce şüphelerini dile getirip, itiraz etseler de, sonra modern tıbbı bir kenara bırakıp şifa kâselerini incelemesi ilginçti.
Kâseleri baktığımız sırada dışarıdan müthiş bir müzik gelmeye başlıyor. Merakla dışarı çıkıyoruz. Müthiş bir orkestra ve müthiş bir müzik, meğer bir düğüne şahit oluyormuşuz. Gelen geçen toplandı. Coşku had safhada. Damat evinden çıkıyor. Düğün alayı ile birlikte bereketi simgeleyen pirinç gibi şeylerin bulunduğu bir tepsi taşınıyor. Orkestra damadın otomobili ile birlikte yavaş yavaş yola koyuluyor.  Demek burada Hintliler gibi illa ata binmiyorlar damatlar.
Artık akşam olmak üzere. Aşk tapınağının basamaklarına oturmuş, etrafa dağılmış grubumuzun toparlanmasını bekliyoruz. Memlekete dönmeden önceki son gündeyiz. Etrafımıza daha bir alıcı gözlerle bakıyoruz. Onlarca tapınağın yan yana bulunduğu harika bir cadde üzerindeyiz. Tepemizde artık batmakta olan harika bir güneş, ılık ve yumuşak bir hava var. Rengarenk bir kalabalık. Plastik kovalar yüklenmiş birisi geçiyor, kovaların kapakları, bile rengârenk, meğer bizim Türkiye’de renk kullanımımız ne kadar sınırlı imiş! Karşımızdaki tapınak önünde oturmuş akşam duası vaktinin gelmesini bekleyen çoğunluğu yaşlı erkekler için gruptan arkadaşlar “cami cemaati” benzetmesi yapıyorlar. İç âlemde mukayeselere devam.
Grubumuzdan bir arkadaşımız hepimize “tchay” ısmarlıyor. Bildiniz! Aynen böyle söyleniyor: çay! Ama buranın “çayı”, içinde süt ve baharatlar olan bir çay. Nefis bir şeydi! Hemen oracıkta namazlarını kılanlar oluyor. Karışan yok, görüşen yok.
Akşam yemeği için otele dönmeden önce Katmandu şehir merkezinde alış-veriş yapıyoruz. Nepal’in ünlü yünlerinden yapılmış ürünler bavullarda kalan son yerleri de dolduruyor. Uçak limitlerini zorlayacak kilolara ulaşılıyor. Gidecek olanlara boş bavulla gitmelerini öneriyoruz. Bu arada, Nepal’de seyyar satıcıların daha bir normal olduklarını görünce, bayağı rahatlıyoruz, meğer bayağı bir stres yaratmışlar üzerimizde.

15.12.2012 CUMARTESİ – DELHİ / İSTANBUL ve 16.12.2012 PAZAR DELHİ / İSTANBUL

Katmandu’dan uçakla Delhi’ye dönüyoruz. Her şey iki gün önce bıraktığımız gibi. Gruplar halinde bekleşen “dokunulmayanlar” her yerde, seyyar satıcılar, sokak berberleri,  kalabalık, kaos. Hem sevgi hem eleştiri halindeyiz.
Hindistan’daki son ziyaretimiz, Hindistan’daki birçok kadın kuruluşunun üye olduğu bir şemsiye örgüt olan bir kadın hakları kuruluşu. Bizi karşılayan çok değerli akademisyen ve STK çalışanları Hindistan’da kadın hakları ve toplum yapısı hakkında tafsilatlı bir seminer veriyorlar.Bu seminer hakkındaki detaylı bilgiye bu yazımızdan ulaşabilirsiniz.
Yaklaşık 7,5 saat süren, hosteslerin “L uçuş” dedikleri, farklı bir hava koridorundan yapılan bir uçuştan sonra Türkiye saati ile saat 10:45’de İstanbul Atatürk Havalimanında oluyoruz. Sevdiklerimiz bizi karşılıyor. Ah neler yaşadığımızı bir bilseniz!!! Biz eski biz değiliz artık! Hindistan’da kendimize verdiğimiz sözü unutmuyoruz; hamd edilecek çok şeyimiz var: Elhamdülillah elhamdüllilah!

TEŞEKKÜR – TAKDİR

Öncelikle rehberimiz Seyit Ali Demirer’e kocaman bir teşekkür ve takdiri bir borç biliyoruz. Seyahatin başından itibaren gülümsemesini hiçbir zaman eksik etmedi, çeşit çeşit kişilikleri, arzu ve istekleri olan bizleri bir peygamber sabrı ile dinledi, yönetti ve nezaketini hiç bozmadı. İlk defa gittiği çok farklı bir coğrafyada bu kadar yoğun bir programın bu kadar tıkır tıkır yürümesini sağlamak büyük bir başarıydı gerçekten.

İkinci teşekkürümüz ve takdirimiz grupta bulunan iki ileri yaşlı annemize. Kendilerinden umulmayacak bir şekilde grubun hızına ayak uydurdular, hemen hemen her yere geldiler, grubun hızını asla düşürmediler. Annelerimizden bir tanesi gözünü epeyce morartacak denli ağır bir düşme ile sarsılmasına rağmen bunu asla bir naz unsuru olarak kullanmadı. Moralini yüksek tuttu.{jcomments on}

 Hazırlayan: Tüm grubun katkılarıyla kaleme alan Nurhayat Kızılkan
Önceki Yazı

Hindistan ! Notlar

Sonraki Yazı

Türk Arap İlişkileri Merkezi Yöneticileri HAZAR’da

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir