Bir İllüzyonun Anatomisi: Transseksüel Cerrahi, Travmalar ve “İptal Edilen” Hayatlar

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

13 Haziran 2026

     

Hazar Derneği olarak, AYSİT Platformu ve Süreyya-Der tarafından organize edilen, moderatörlüğünü Prof. Dr. Zeki Bayraktar’ın üstlendiği “Transseksüel Cerrahi ve Pişmanlık” başlıklı panele katılım sağladık. Programın konuğu, otuz yıl boyunca İsviçre ve Avrupa medyasında “mutlu trans kadın” imajıyla parlatılan ancak arka planda korkunç bir fiziksel ve ruhsal yıkım yaşayan Chris Brönimann idi.

Modern tıp pratiği, bugün adeta “ruhun acısını neşterle kovmaya çalışan bir çağın” derin paradoksuyla karşı karşıyadır. Bireylerin yaşadığı derin varoluşsal sancıların, çocukluk travmalarının ve kimlik karmaşalarının, kök sebeplere inilmeden “geri dönüşü olmayan cerrahi müdahaleler” ile çözülmeye çalışılması, tıbbi etiğin temel ilkelerini sarsmaktadır. Cerrahi, doğası gereği anatomik bir düzeltme aracıdır; ancak psikolojik bir travmanın kaçış yolu olarak kullanıldığında, hastayı iyileştirmek yerine biyolojik fonksiyonların geri dönülemez kaybına sürüklemektedir. Chris Brönimann’ın kendi hayatı üzerinden paylaştığı sarsıcı tecrübeler, travmatik geçmişlerin bütüncül bir psikiyatrik süzgeçten geçirilmediğinde nasıl bir cerrahi yıkıma evrilebileceğini gözler önüne sermektedir.

“Kızsan Sevilirsin, Erkeksen Dövülürsün”: Travmatik Süreçler ve Cinsel Kimlik İnşası

Chris Brönimann’ın hikayesi, trans kimlik gelişiminin her zaman “organik” bir disforiden kaynaklanmadığını, aksine dayanılmaz bir yaşam gerçekliğinden radikal bir kaçış stratejisi olarak da kurgulanabileceğini göstermektedir.

Chris, henüz 4 yaşındayken öz annesinden gördüğü ağır şiddet nedeniyle devlet korumasına alınmış, 6 yaşında ise İsviçreli bir aileye evlatlık verilmiştir. Ancak evlat edinen annenin kısa süre sonra biyolojik bir çocuk doğurmasıyla Chris, evin tüm öfkesinin boşaltıldığı bir “günah keçisi” haline gelmiştir. Evde ağır fiziksel şiddete, “Sakar bir aptalsın” gibi ruhsal yıkım söylemlerine maruz kalan Chris, aynı zamanda İsviçre tarihinin karanlık sayfalarından biri olan “Verdingbub” (sözleşmeli çocuk / çocuk işçi) modern kölelik sisteminin bir kurbanı olarak ahırlarda çalıştırılmış, okulda da ağır akran zorbalığına uğramıştır.

Bu cehennemvari gerçeklikten tek kurtuluşu hayal dünyasına sığınmakta bulan Chris’in çocuk ruhuna, yaşadığı travmalar neticesinde tehlikeli bir inanç kazınmıştır: “Kızsan sevilirsin; erkeksen dövülürsün.”  Chris için kadın kimliği, erkek olmanın getirdiği acılardan kaçabileceği “mutlak, güvenli bir sığınak” ve bir “dissosiyatif kaçış” aracına dönüşmüştür. Ameliyat masasına yatmadan bir gece önce “Christian” kimliğine dramatik bir veda ritüeli düzenleyip adını Nadya olarak değiştirmesi, klinik bir kararlılıktan ziyade, acıyı yok etmeye ayarlı manik bir illüzyonun işareti gibidir.

Kurumsallaşmış “Rıza Mühendisliği” ve Gizlenen Gerçekler

Geçiş sürecindeki tıbbi ve psikolojik değerlendirme aşamaları, Chris’in vakasında koruyucu bir mekanizma olmak yerine, ideolojik bir “onay mekanizmasına” dönüşmüştür. En çarpıcı ve vahim detaylardan biri, o dönemki terapistinin Chris’e Borderline Kişilik Bozukluğu tanısı koymuş olması ancak bu hayati bilgiyi yıllarca Chris’ten gizlemesidir. Tanısal şeffaflığın bu şekilde ihlal edilmesi, hastanın kendi psikopatolojisini anlamasını ve kök travmalarıyla yüzleşmesini tamamen engellemiştir.

Chris, panelde geçiş sürecinde doktorların yeterli psikiyatrik değerlendirme yapmadığını, yalnızca 20 dakikalık tek bir görüşme ile ameliyat “onayı” alabildiğini dile getirmiştir. Cerrahların ise olası kalıcı riskleri ve fonksiyon kayıplarını dürüstçe anlatmak yerine, “Yasal olarak bildirmek zorundayız ama bunlar çok nadir komplikasyonlardır” diyerek geçiştirmesi, tıp literatürüne “Rıza Mühendisliği” olarak geçecek cüretkâr bir manipülasyondur. Bu yaklaşım, hastanın rasyonel yargılama yetisinin sarsıldığı bir dönemde rızanın nasıl araçsallaştırıldığını ve tıp dünyasının nasıl bir ideolojik baskı altında hareket ettiğini ortaya koymaktadır.

 

16 Ameliyat, Spot Işıkları ve “Batık Maliyet” Dehşeti

Kendisine vaat edilen “özgürleşme” ve “mutluluk”, ameliyat masasından kalktığı ilk an parçalanmıştır. Operasyon sonrası uyandığında hissettiği ilk gerçeklik, cinsiyetinin değişmediği; sadece bedeninin parçalandığı duygusu olmuştur: “Anestezi uykusundan uyandığım an, bir kadın olmadığımı, sadece paramparça edilmiş bir erkek bedeniyle baş başa kaldığımı anladım. Ben hala bendim.”

Buna rağmen, zamanla her şeyin düzeleceğine inanmak isteyen Chris, sonraki yıllarda tam 16 ağır operasyon daha geçirmiştir. Bu ameliyatlar onu hiçbir zaman kadın yapamadığı gibi, onulmaz fiziksel acılara ve kalıcı hasarlara yol açmıştır:

  • Orgazm kapasitesi ve cinsel uyarılma yetisinin tamamen kaybı,
  • Kronik üriner inkontinans (idrar kaçırma) ve mesane yollarının tahribatı,
  • Mesane ile rektumun birbirine yapışması gibi ağır anatomik komplikasyonlar.

Peki, bu derin pişmanlığa rağmen Chris neden 30 yıl boyunca “mutlu trans kadın” rolünü oynamaya devam etti? Cevap, parıltılı medyanın uyuşturucu etkisinde ve toplumsal baskıda saklıdır. Dönemin İsviçre medyasında sürekli talk-showlara çıkarılan, dergilere poz veren Chris, geceleri evinde acı içinde kıvranırken, gündüzleri spot ışıkları altında üretilen yalancı bir gerçekliğin vitrin malzemesi yapılmıştır.

Panelde konuşan Prof. Dr. Zeki Bayraktar, birçok trans bireyin yaşadığı bu gizli pişmanlığı itiraf edememesini literatürdeki “Batık Maliyet Psikolojisi” (Sunk Cost Fallacy) ile açıklamaktadır: Kişi; ömrünü, parasını, bedenini ve sosyal itibarını bu karara yatırdığı için, yolun sonunda büyük bir hata yaptığını kendine ve topluma itiraf etmekte zorlanmakta, yaşadığı acıyı rasyonalize etmeye çalışmaktadır. Nitekim bilimsel çalışmalar da cinsiyet uyumlama ameliyatlarının ruh sağlığı üzerinde iddia edildiği gibi anlamlı bir iyileşme sağlamadığını, aksine bazı vakalarda depresyon ve intihar riskini artırdığını göstermektedir. (Örn: ABD’de 107.583 trans bireyi kapsayan geniş ölçekli veriler).

Kamusal Ambargo ve İtirafın Bedeli

Chris, nihayet otuz yıllık illüzyonu yırtıp pişmanlığını ve detransizyon (özüne, yani erkek kimliğine dönüş) kararını açıkladığında, bu kez de yıllarca kendisini alkışlayan trans aktivizminin ve ideolojik çevrelerin acımasız lincine maruz kalmıştır. Kendi mahallesinde “hain” ilan edilmiş, ölüm tehditleri almış, kapısının önünde protestolar düzenlenmiş ve ağır hakaretlere uğramıştır. Bu durum, pişman olan bireylerin seslerinin neden bu denli sistemli bir şekilde kısıldığını ve medyanın bu mağduriyetleri neden ısrarla görmezden geldiğini açıkça kanıtlamaktadır.

Bugün 60’lı yaşlarında olan Chris, 29 yaşında yönlendirmeler ve travmalar neticesinde aldığı o yanlış kararın derin pişmanlığını yaşamakta, ancak artık biyolojik olarak eski sağlıklı cinsel kimliğine geri dönememekte ve kalıcı hastalıkların acısıyla baş etmeye çalışmaktadır. Panelde yöneltilen “Tüm bu acılara rağmen nasıl ayakta kalabildiniz?” sorusuna verdiği cevap ise insanlık adına çok anlamlıdır: “Kendi dinmeyen acılarımdan bir an olsun uzaklaşabilmek için, benimle aynı tuzağa düşmek üzere olan gençlere ve başkalarına yardım etmeye başladım.”


Chris’in Hikayesi Bizlere Ne Söylüyor?

Chris Brönimann’ın 30 yıllık trajik serüveni, tıp dünyası, hukukçular ve aileler için radikal bir uyarı işaretidr. Bu hikâye bize şu sarsıcı gerçekleri haykırmaktadır:

  1. Biyolojinin Üstünlüğü: Chris’in de ifade ettiği gibi “Biyolojiyi susturabilirsiniz fakat onu yenemezsiniz.” İdeolojik dogmalar ne söylerse söylesin, biyolojik gerçeklik er ya da geç kendini geri ister.
  2. Geri Dönüşü Olmayan Yol: Hiçbir söylem ya da özür çekilen bedensel acıları geri döndüremez.
  3. Tanısal Şeffaflık Zorunluluğudur: Çocukluk travmaları, Borderline veya diğer eşlik eden psikopatolojilerin cerrahi onay süreçlerinden gizlenmesi veya halının altına süpürülmesi ağır bir malpraktis ve insanlık suçudur. Gerçek şefkat, hastayı ideolojik olarak onaylamak değil; ona radikal bir dürüstlükle yaklaşmaktır.
  4. Bütüncül Psikolojik Değerlendirme: Kişilerin duygusal ve bilişsel süreçlerini etkileyen ruhsal sorunlar es geçilerek, 20 dakikalık yüzeysel raporlarla gençleri geri dönüşü olmayan operasyonlara sevk eden yaklaşımlar, etik ve insani sorumluluktan kaçamazlar.
  5. Cerrahi Dürüstlük ve Fonksiyonel İptal: Cerrahlar, “cinsiyet değiştirme” vaadi altında aslında sağlıklı çalışan organların biyolojik fonksiyonlarını ömür boyu “iptal ettiklerinin” ve hastayı tıbba bağımlı kıldıklarının etik maliyetiyle yüzleşmelidir. Operasyonun getireceği anatomik yıkım ve komplikasyonlar danışana tüm çıplaklığıyla anlatılmalıdır.


Son Söz:

Sağlıklı bedenleri ideolojik akımların sunağında kurban etmek, tıp sanatının en temel ilkesi olan “Primum non nocere” (Önce zarar verme) ilkesine aykırıdır. Tıp dünyası, ruhun derin yaralarını derideki neşter izleriyle iyileştiremeyeceği gerçeğiyle artık yüzleşmelidir. Trans aktivizmi ideolojik baskılardan vazgeçmeli; sessizliğe ve yalnızlığa mahkûm edilen pişman bireylerin, detransların haklarının savunulmasına engel olmamalıdır.

Gelinen Noktada tıbbın bir “rıza mühendisliği” ve “manipülasyon” aracı olarak kullanılması veya ideolojik ajandaların arka bahçesi haline getirilmesi karşısında, bireysel hak ve özgürlükleri koruyacak yasal mekanizmaların ivedilikle devreye sokulması gerekmektedir. Kamu otoritesi, yani devlet; savunmasız gençleri, çocukları ve tüm vatandaşlarını koruma yükümlülüğünün bir gereği olarak, tıbbi süreçlerin suistimal edilmesini önleyecek, şeffaflığı ve denetimi sağlayacak gerekli yasal düzenlemeleri hayata geçirmekle mükelleftir.”

 

 

Önceki Yazı

KADINA YÖNELİK ŞİDDETLE MÜCADELE KOORDİNASYON KURULU 19. TOPLANTISI RAPORU

Sonraki Yazı

“Suça Sürüklenen ‘Çocuklar’; Fail mi, Kurban mı?” Çalıştayı Çıktıları TBMM’de Sunuldu

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir